Browsing Category

blog

blog

Kuşku Yüklü Gemiler

Herkes her şeyin üzerine o kadar güzel perde çekerdi ki, altında ne olduğunu anlamazdım eskiden, nasıl bu kadar güzel gizleyebildiklerini…

İyice emin artık, bu hayat onu öldürecek, ölmediğini kim kanıtlayabilirdi ki? Belki de bir kopyası gelip, yerleşmişti onun yerine, hayat zannettiği o zamanı yaşamaya devam ediyordu. Hayat böyle bir şey olabilir miydi, yoksa sadece gecede yaşanabilir miydi? Sonsuza kadar şoka uğramış ve geçmeyecek bir tereddüt içindeki. Bu tereddüt ciğerine kadar işlemişti, belki de amansız bir hastalık gibi tüm vücudunu sarmıştı. Yalnızca kendini kaybettiği rüyalarında gülüyor, uyandığında tüm yaşama sancıları, dertleriyle birlikte hücum ediyor, kendine gelince rüyalarını yitiriyor, her gün sırf ona bahşedilmiş hep aynı ceza gibi. Yaslandığı duvarların da artık göründüğü gibi olmadığını bildiğinden beri, olmayan bir duvara veriyor sırtını. Böylesi bile daha katlanılası. Her şey sanki ucuna gelmiş de bir tek o kelimeye takılı kalmış gibi bir çöküntü. O kelimeyi bulsa ferahlayacak ama tam yakalayacağı sırada onlar da kayboluyor. Sanki yüzyıllardır süren ezberlenmiş bir yitim bu.

Ruhunun yansıması uzun zamandır ortalarda görünmüyordu, aynada da bulamıyor, hayalet gibi gölgesiz dolaşıyordu. İçindeki aynayla karşılaşabilseydi, ona gölgesini soracaktı. Henüz ölmemiş ama çoğalmış, birkaç kişiye birden bölünmüştü. Bir yanı durmadan bir meczup gibi bunları yazıyordu, bir yanı kopacak kıyametleri önceden seziyor, sessizce bekliyordu. Bir yanı da inzivaya çekilen hayaletini arıyordu. Belki de mutluluğu önemseyecek kadar varlığımızı hissedemiyorduk artık bu çağda. Yalan sezişlerin kanıtı gibiydi tüm bu susuşlar.

Yapayalnız bir korkuluk gibi gecenin içinden geçen sessizlikleri gördüm. Kuyulardan başka gidilecek bir yer var mıydı artık, zamanın içinde en çok kendimi yitirdim. Sonra yas tuttum, daha da karardı her şey ve hızla ama tüm ağırlığıyla. Göğün yüzüne boynumu sürdüm, böyle yaşıyorum nicedir, yüzün ışıktı, ılıktı, dingindi göğümün altında. Bekledikçe korkuyordum, bekledikçe korkuluk oluyordum. Korktuğuna benzer insan bana göre, çekindiğine. Baksam daha çok aynalara benzerdim, bakmayı durdurdum, görmeyi yitirdiğim o anda. Çok zaman geçince bile çok şey olmaz bazen, her şey o kadar sıradan, olağan olmasa bile o kadar durağandır ki. İlk neremden tutuştum, nereye kadar yandım, daha ne kadar sürdürecektim bu yangını, bilmediğim için durdurdum. Susunca yanmak da duruyor böyle, kelimeler çünkü her şeyi ivedilikle canlandıran, yakan, soğutan, alevlendiren. Sönünce tanınmayacak bir sıcaklık artık, yabancı, uzak, başka bir sıfata bürünen, seni yitiren, kendini unutturan. Ben de unuttum, ilk ne zaman çığırdan çıktığımı, ne zaman göze alıp gidişi, gönlümden çıkardığımı bazı şeyleri. Sıcağın hissettirmeden terk edişini, tenimi sıcaksın, içimi sensiz bir boşluk kapladığından beri, bir kuytu yeterken koca dünyada, şimdilerde sadece kuyular diyorum, nasıl dururdum düşünmeden edemiyorum mezarda, bunca hatıra yüklüyken, azabım bu olurdu sanırım, anıların rahat bırakmadığı anlar.

Kendi sırtıma dayandığım aynayım, soluklarım ters, nefesim bunaltı, aklım bulanık. İçimde yanlış kaynayan şeyler var, nedensiz oturtamadığım durumlar, beynimde vızıldayan sesler bildirecek belki de öldüğümü, o sesler bir gün sustuğunda, bu rüyanın içinden çıkamıyorum. Uzaklaşan, gittikçe çoğalan seslerle birlikte ağır yüklü gemiler geçiyor zihnimden, sanki yolculuklar hep geceymiş gibi geliyor hep. Binlerce yıllık kalıntıların dokunulamaz tozları gibi, bir şeyi kırıp dökmemek ve çarpmamak için hiç kimseye itinayla geçip giderken bu zamandan, aynı zamanda da batmamak için, zerreyken bile sığamadığımın çaresini nerelerde bulacaktım? Bulunca bulmuş olabilecek miydim? Bulunca susacak mıydı içimdeki tüm çınlamalar? Beni yeryüzünde yüzüstü bırakan şey uzaklardı, beni içimden dışarı çıkarıp öylece bırakmıştı bir tuzağın ortasında, içime bile mesafeliydim artık. Soyadım olmasa çoktan almıştım kuşkuyu çünkü ismimden sonra artık sadece tereddüt ve kuşku geliyordu artık.

Gizlendiğim karanlıklardı anlatamadığım, gizemli değil sadece gizleniyordum. Hâlbuki göğsümü kilitleyen saklı bir rahmet olmasa da rahmetli diyebileceklerim vardı. Şehrin geceleri korkunçtu, yıldızlarla birlikte anlaşmış gibi gizleniyorduk birbirimizin içine. Saklanmanın en garanti yolu yok olmaktı, silinmekti, böyle gizlenip, olan bir şeyin ardına hapsolup, sabahın olmasını beklemek ancak çocuk işi olabilirdi. Ay bile dopdolu olmasına rağmen bazı zamanlarda isteyince nasıl da yok olabiliyordu. Bulunmak istemiyorsan artık yok olacaktın, gitmek istiyorsan kaybolacaktın, olmak istiyorsan da olurdun zaten. Ne çok renk varmış gözlerimde, ne çok bulaştırmışım renkleri sevdiğim şeylere, bir uçurtmanın kuyruğu gibi. Onun da sonu gökyüzüydü işte, belki daha aydınlık, daha serin, daha rüzgârlı havalardı sadece. Düşününce tuhaf oluyorum tüm ona yüklediğim sıfatlardan geriye hiçbir şey kalmayınca. Giydiren benmişim, yük eden de, şenlendiren de, nihayetinde tamtakırmış her şey. Düşünceler bile aldatmacadan ibaret, kendi düşüncemi sınamaya kalksam kendimle bile aram bozulurdu eminim. O yüzden şimdilik susup, izliyorum, öyle uzaktan. Günün birinde bu yüzleşmeye gönlüm varır mı, cesaretim olur mu, daha doğrusu o yüreği bulur muyum, içim bunu kaldırır mı bilemeden. Karanlıkta, göremediğin boşlukları kendi düşüncelerinle doğru ya da yanlış tamamlaman ne tuhaf… Kiminle ne yaşanırsa yaşansın, sonunu hep tek başına, kendinle nihayete erdiriyorsun. Bitenler içinde, kalanlar da, yarımlar da içte tükenmek üzere, beklemede.

Kendimin küskünüyüm, gökyüzünde zannediyorum kendimi hep, kuyulardan bildirirken, yine de karanlık gemiler geçiyor, dehlizlerde son buluyor bazı düşler. Çarpıyor güneşe gece hayal edilen her şey, eriyor günün içine varınca. Gülümser yüzler yitiyor birbirinin içinde, saklandığım yıldızlar gibi. Suskunluğuma derman aramayı bıraktım, böyle daha anlayışlı, daha katlanılır, bayağı iyiyiz. Bir duvar örüyorum sonra, kuyunun da içine, yıllardır koltuk deseni gibi yüzüyorum bu kuyuda, bozulmadan, kırılmadan, kimseye de yürek vermeden, gönül koymadan. Dünyayla arana mesafe koymak da neymiş ki, kendine ördüğün duvarlardan sonra, yine de kendimim, her şeyin içinde çıktım, gittim, yol yaptım, çoğunda da bulamadığım yolları bekledim, kendimdeki mesafenin içinden çıkamadım. Şimdi nereye inansam, beni bulan yalanların ensemde buz gibi soluşu, donduruyor beni. Daha fazla inanamıyorum kendim olduğuma, yine de titrek adımlarla gidiyorum peşim sıra, zavallı ürkek halklarım ve korkularımla. Bu kadar sızlamasa uyanmayacaktım belki de o yalanlardan. Boşuna düşler görüyorum doğduğumdan beri. Uykuya düşmemi bekleyen her karanlık, yeni kâbuslarla içine alıyor beni, çocukluğumda gördüğüm canavarlardan bile beter. Yine de görmekten alamıyorum kendimi, düşünmekten, düşünerek büyütmekten kendimi çekemiyorum. Sonunu çok merak ettiğin korku filmleri gibi ama ben hiç korku filmi de izleyemem.

Sakladığım tüm heveslerin karışımı gibiydi, diplerde dolanışım.

blog

Bir Aralık

Bir Aralık
“Zannetmiştim” hayattaki en kırık kelime olabilir. İçinde hayal kırıklığıyla birlikte, kendi beceriksizliğinin ve körlüğünün yarattığı kızgınlıkla hiçbir şey yapamama durumu…

Şüphesiz geleceğin içinde yeni bir şey olmayacak, her şey daha önce yaşanılanlara benzeyecek, benzedi de üstelik. Geçmiş şuanın da içinde varsa, geçmiş sayılabilir miydi bilmiyorum, geçmiş hiç geçmiyordu. Dört mevsim birden bir bavula sığardı bazen, bunu en iyi kuşlar bilirdi, almak istediklerinle, alamadıklarınla, taşıdıklarınla, taşıyamadıklarınla, yanında götüremediklerinle. Kafesi kırılan o kuş, bir daha konamayacak sabahlara ve konduklarını da yanında götüremeyecek, yüklenemeyecek içindeki tedirginleri artık. Her şeyi sığdırdığını zannetsen de bazen parçalanmamak elinde değildir, yarım, bölük pörçük, başlangıç diye hatırladığımız, bitişin parçalarıdır bizde kalan. İçimiz tam olarak nerede konumlandı, bulabilir miyiz? Ya da dış dediğimiz şey nerede son buluyor… Bunu belki kuşlar bilirdi. Gerçekler insanın seçebileceği şeyler değildir, devamlılık sıradanlığa, sıradanlık hayal kırıklığına, rutin yıkıma sebebiyet verir, ama hayaller öyle miydi? Sadece dünyadaki saatlerin geçerli olmadığı bir zamana erişilebilmeli ve bazı anlar sadece o anlarda kalmalı.

Boş verilmiş, unutulmuş tüm ihtimallerin yerine seni, çürümeye terk edilmiş her şeyin yerine kendimi, masalları bıraktığımdan beri, direndiğim yanılgılardan, kıyıya çıkarken, rastladığım içimdeki o tanıdık tuhaf, hayatımın belli başlı bir bölümü gibiydi karşılaşmamız. Birleşince tamamlanmaya yakınlaşan şiir gibi. Hoşluğun boşluğuma, aklın kalbime değmişti. İçimdeki kırık melodinin bir yanı durmadan acıtıyordu, elimde bıçak yoktu ama içimdeki keskin kelimeler neşter gibi her gece içimi deşiyordu, kırılan her şeyin uzaktan gelen sesiyle birlikte. Her şeyin bu kadar geçici ve çürüyecek olması içimdeki umutların yerli yersiz yeşermesine neden oldu. Bir son bile umutlu bir bekleyiştir bazen. Her şey solabilir, yok olabilirdi. O zaman unutulması gerekenler de bir yerde yok olacaklardı, muhakkak, acı bir hatıra gibi kalsalar da sonunda.

Varlığım; yokluğumun delili. Sona ermek üzere gelmiştim buraya, kaçınılmaz sonun başlangıcındaki o narin, değişmez parçalarıyız zamanın. Sıfırın altında titrerken, hareketimle çizdiğim resimdi boşluğum, boş verilmişliğim. Dünyada belki de silinen ilk şiirdik biz, içine ittikleri incelikli şiir. Zamansız ve mekândan uzak, yersiz, yurdu olmadığı için, içinden içine tünemiş, kuş gibi… Bir daha yazılamayacak şiir, yazılmaya teşebbüs edilemeyecek kadar kelimesiz, tüm kelimeler bir araya gelse bile bir daha çözülemeyecek o hikâyeydik. İçimizde kimsenin bilmediği bir yerde neleri, kimlere ithaf ettiğimizi kimseler bilemezdi, bilmeyecekti.

İçim çok yükseklerden düşerken avuçlarına, beni tutamayan sadece sen değildin. Dünya da tutamıyordu, zaman da… Üstelik bu beni avutmuyordu. Saçım, başım yaralansa neyse de, kalp yarası da pek geçici olmuyordu. Bunu aslında doğduğumuzdan beri biliyoruz, itiraf edemesek de. Kanım karışacak yer arıyor, damarda durduğu gibi durmuyordu. Her şeye çatasım geliyor, her şeyi birbirine katasım, karıp, karıştırasım, durup dururken çatlamak geliyordu içimden. Sonra hiçbir şey olmamış ve olmayacakmış gibi sessiz bir dağınıklık. Sonrası suskunluk, her şeyin bilindiği, akıl yürütülmeye pek meyilli aralıklar. Hangi kanunlara susacağımızı büyük büyük büyükler kara kaplı defterlerle tarafımıza bildiriyorlardı. Şirazenin kaydığını sanki bir tek biz biliyorduk, hayata tutunmaya ellerimizden başlamak yetmiyordu. Hazmedilemeyen her şeyin kustuklarına bulanıyorduk. O kadar bulunamıyorum ki hiçbir yerde, kendimden bile habersizim. İçimle tartıştığım konularda yine hep ben kaybettim, o yüzden muhtemel kendimle de sohbeti kestim. Artık biliyorum, doğduğum yerde bile değilsem, hiçbir yerde yokumdur. Bulunduğum falan yoktu, sadece öyle zannediyordum, herkesin birbirini gerçekten tanıdığına ikna olduğu anlarda olduğu gibi, bazen bana da oluyordu, kendime rastladım, kendimle sözleştim, içimle buluştum zannediyordum. Her şey hâlâ bilinmeyen bir bilmeceden ibaret ve şimdiye kadar da bulunamadıysa cevabı, neyin zoruydu bu kadar çok kelime, bilmiyordum.

İncir çekirdeğini doldurmayan dünyanın bizlere bıraktığı sancıları anlatabilmenin yoluydu belki şiir. Cümlelerini kuramadığım ezgi, içini dolduramadığım varlığımla, iki kelime etsek her şey düzelecek aslında diye inanılan, yarım yamalak hikâyelerdi bizi burada durduran, durduğumuz yerde sendelerken, düşmekle kalkmak arası, bayılmakla ölmek arası, kaybolmakla yokluğun tam ortasında… Hiç bilmeden, ama onun için bir çırpıda ölme isteği, kullanılmayan her şeyin bozulacağı inancıyla, bir kenara itelediğimizi, iteleyince her şeyin çaresizce unutulacağı inancı, vedalardan bizi saklayan buydu. Katlanılabilir olmak böyleydi ve bir sürü döngü, durmadan, değişmeden, rutin dediğimiz şey kimilerinin rahatı, kimilerinin huzursuzluğuydu, biz muhtemelen rahat olamayacak kadar huzursuzduk.

Severek ölmenin hazzını yaşadığımızı bilmeyeceğiz. İçim geçmiş, içimden geçmeni beklerken, kaybetmişim seni öyle bir aralıkta. Önce kendimi bulsam, sonra kaybetsem, belki hayaline çarpar, bulurdum seni usulca bir gecenin içinde. Önce o an’ı bulmam gerekiyordu belki de, hatırladığım tüm anlar kayıptı, geçmiş vardı, şimdim yoktu. Yaşamadığımdan bazen şüpheye düşüyordum. Önceleri bulsam, şimdiye getirsem yine aynı olmazdı hiçbir şey. Zaman başka bir yere gidince aynı zaman olmuyordu, o an kullanılmış, olacaklar olmuş, olmayacaklar da olmamış bir andı. Bitmiş bir an yeni bir zamanın üzerine eklenemiyordu, bildiğimden ya da denediğimden değil, buna inandığımdan. Zamanında olmamış bir şeyin, şimdiki anda olması beni üşendiriyordu. Ezberdi, kolay bozulmayacaktı, yaşansa bile eski o parlak hevesiyle olmayacaktı hiçbir şey. Değişmesin, böyle kalsındı, ruh tembeliydim belki de. Neticesi kayıp olan her an beni parçalayarak oluşturuyordu, Toplamım yarım kalmış sonsuzluklar, noktalar ve kaybolmalardan oluşuyordu, hepsi bir araya geldiğinde belki hiçbir şey etmiyordu ama benim tembel ruhumun bütünüydü, bu yoksunlukta. Bazı yitimlerde emin olamadığım şeyler vardı, yenilgiyi kabullenmek her zaman da hezimete uğramak demek değildi.

Her şeyi öylece olduğu gibi bırakıp, gitmekle sen oldum zannediyorsun buranın galibi. Kalsan da bir şeyin değişmeyeceğinin ayırımından kendini kurtarmak için bir can havliyle uzaklaştın. Bin yıl geçse bir araya gelmeyecek kelimeler vardır, öyle bir şeydi bu birlik. Dirilik veriyordu ama ayrıydı, üstelik bazen aynı şeyleri düşünmek olsa bile. Gitmekle de bir şeyin değişmeyeceği, gitmekle de gidilemediğini çok önceden öğrenmiştin. Elinden gelmeyeceğini bildiğin şeyleri ayaklarına havale ettin, ‘olması gereken buydu’nın tesellisinde ferahlayacağın yerde, kavruluyorsun şimdi. Herkes senin kadar içinde bu muhasebeyi yapabilse, belki birbirini anlamaya başlardı bir yerden, birini anlamak kendini anlamaktan geçiyordu çünkü.

Kavrayışsız bir koku zihnindeki, içimden çarptım sana. Bir çarpış yıllarca sürdü sanki. Bunca hırpalanmanın sonucunda çürümeye bıraktım ruhumu. Bir gün sessiz sedasız silinirim belki, süzülür giderim başka bir evrene, bu defa gerçekten hak ettiğim yere, kalbimde söyleyemediklerimin yükü ve boğazımdaki sessiz düğüm ile.

Nevin Akbulut
17.01.2025 Cuma 16:00

blog

Ücra

Bazen sadece bir yetişme çabasıdır hayat. Uzanma, kıpırdama, koşma bazen… Kurmacadan ibaret sözlerle bir yere varılmaz, dibe bile gidilemezdi. Üzerine yakışan kelimeler bile kurmaca, yapışsa, yüzünü dağıtsa, kaşlarını belirsizlikle çattırsa bile. Gözlerinin içine bağırılan, ortasına sahte bir gülümseme yerleştirilen nidalar da düzmece. İyiliğe bandırılan o incelikli, düşünceli konuşmalar kurgusal bir filmden alınmış eşsiz bir sanat eseri gibi kulaklarında çınlıyor. Eylemsizlikten, kıpırtısızlıktan geçilmeyen anlardan sonra, uzaktan değmeye çalışan her söz kurgusal bir ayin. Bunların içinde, inanmadan geçen zamanlarına yazıklanmıyor, güzelliğe dokunsa dâhi, içinde iyilik barındırmadığı her kurgu kartopu gibi büyürken içinde, kıpırdanıyorsun. İnanmamayı seçmek de en yerinde bir eylemdi, içselliğinde, dışarı böyle vuruyordu bazı şeyler. Kendi üzerine yığılmış, belirsiz bir bulut gibi. Neyse ki sadece kendi üzerine devriliyordun.

Şimdiyi sakladım nicedir, geçmiş saçılmıştı üzerime, kaldıramıyordum bunca şeyi. Ayla örtünüyordum dolu gecelerde, asırların gerisindeki sisleri özlüyordum nicedir. Buğulu camların dokunulma ihtimali kalbimi çileden çıkarıyordu, etrafımdaki hiçbir buğuya dokunmadım, saklama ve gizlenme ihtimallerine karşın. Her baktığımızda farklılaşmış silüetimizle birlikte camlarla, buğularla biraz daha gömülüyorduk, öyle güzel beceriyorduk ki ölmeyi, insan hayret ediyordu, hayreti bir yana atıp, korkuyu öğreniyordu, tam buradaki korkmayı. Yüzlerimize bakarken medeniyetten, gözlerimize bakarken uygarlıklardan, karşımıza dikilip, geleneklerden bahsediyorlardı, herkes bir diğerinin saklısı, bir başkasının hesabıydı sanki âlemde. Ayaklarımın haklı geri dönüşleri, bu ulaşılmaz yollar, ulaşılamayacak anlar, başka yollara çıkarken, beni daha başka biri yapmıyordu, ilerledikçe adımlar. Büyük bir titizlikle değişmiyordum, üstelik elimde değildi, Zamanın fark edilmezliği, bizi biraz daha görünmez yapıyordu ve aslında herkes birbirinin hem ilgilendiği, hem de yerine göre ilgilenmediğiydi, kendi gizli kurallarınca. Göğe sabitledim bakışlarımı, bir yıldız kaydı önümde, başka bir zamanda hissettim, belki başka bir şey olur diye. Aynılıktan kurtulamadığımız günlerin ağırlığı çöküyordu üzerimize, hain bir kasvetle. Taşın ağırlığı, buzun soğuk keskinliği gibiydi bıraktığın çağrışımlar.

Ulaşılmazlığın da gerisinde kaldığımı, hiçbir yere varamadığımda öğrendim. Gerçeği yansıtmayacak her iyi sözde biraz daha endişe birikiyor gözlerimizde. Var olmaktan korkuyoruz, yeniden doğmaktan ürker gibi, çoğalmaktan, değişmekten, başka bir şeye karışıp, başka biri olmaktan korkuyor, karıştıkça bulamaç olmaktan tiksiniyoruz. Zamanın değişmezliği, her zamanın kendine olan ihanetiyle birlikte, yapıların kalıcılığı, çoğalışı, değişmesi, kendini unutturma çabası içinde bu yük, tehdit edici ve ezici, tozla, bulutla, taşla bile ilgili değil üstelik. Daha kalıplaşmış varsayımlar nedeniyle, uğruyoruz bu yozluğa.

Dilim sözlerini unuttu, yüzüm gözlerini bıraktı. Mevsimler geçti üzerinden, kilolarca ağladık bu arada. Kendi kollarımla kendi gövdeme sarılmaya başladığımın üzerinden de yıllar geçti. Söylenmeyen sözler yüreğimi sızlattı, söylenmeyecek her şeyin kalbimde izi vardı. Fotoğraflarda hâlâ görünmeyen şeyler vardı, bu sıcağı gösteremiyordu güneş, bu buğuyu saklayamıyordu gözlerim. Gizlemeyi beceremediğim içindi sana açılışım, evden çıktığım sokak uzaklara bakıyordu, bacaklarım hep gidiyordu, sana gidiyordu, senden gidiyordu, uzaklara gidiyordu, bir yüreğin kaldıramayacağı bir kalbin yükü vardı üzerimde. Sonra her şeyden daha da uzağa, kimseyi görmeyecek kadar, her gördüğüm duyduğum gibi olmuyor, her duyduğum bildiğim gibi değil artık. Tam gitmek üzereyken, bir kere daha boşluğa düşmeye hakkım yoktu, boşluğun sesi yoktu, ancak sanabilirdik bundan sonra, varsın zannederdim, elimi tutuyorsun diye bilirdim, aynı adımları atıyoruz hoşluğuna düşerdim. Sabah olmuştu, terk edilmek için mükemmel bir güneş, gözlerimden ay ışığı defolup, gitmişti. Acıların çoğaldıkça umarsız olmayı da öğreniyorsun, ben bildim, bu yüzden suskunum, yorgunluğumun altına gizleyecek kadar her şeyi, öğrendim. Çocukluğumdan düştüm, kendi elimle tutunamadığımdan, bir çift ödünç el de bulamadım, geçtiğim yıllar sabrımın sonunu getirmedi, o son parçayı da paramparça ettim. Kırık, yarım, birkaç parça sakladığım inançlar da tükenmek üzere, kendine inanmayan birinin bir başkasını gayet de kolayca, yalandan göreceğini bildiğimi biliyorum şimdilerde.

Sisli günlerin, puslu, soğuk kış günlerinin ettikleri yetmiyormuş gibi bir de yüzünün çekilmesi gözlerimin önünden…

Çoktan seni güçlü bir iletiyle bıraktığım boşluktan hiçbir şey olmamış gibi, sadece hortlaklara mahsus cesaretin ve vurdumduymazlığınla yine dikildin bir gece yarısı, aklımdaki yerine. Tenimi gizlediğim, gövdemi görünmez, içimi artık bilinmez yaptığım zamanlardan birinde, boşluğundaki o sesi, bir başkalık zannettim. Bunu bildim, boşlukları, çukurları bu yüzden sevdim, eskiye özgü duyguların, hayaletleri, belki kelimeleri bulunur diye çünkü bulunursa, bilinir de olacaktı. Ama her şeye rağmen, hiçbir şey olmamış gibi çıkıp, geldiğin o yerden bana sadece keder bıraktın, içimde de pişmanlık. Başkalık değil, yokluktun, ancak içimdeki boşluğa çarpabilirdi sesin, bazen iki dünya bir araya gelse olmayacak şeyler vardır, dolmayacak zaman vardın. Ulaşmayacak kelimeler, söylenmeyecek sözler birikecekti böylece, asla bir araya gelmeyecek iki kelime gibi, uzak bir şiirin içinde birleşmiştik. Bundan sonrası beyhude çaba, herkes kadar hiçbir şey olmamış gibi yapabilseydim bu durumun da çözümünü bulabilirdim ama ben hiçbir şey olmamış gibi yapamıyordum hiç. Yine tarifsiz üzülmelerle kalıyordum. Kışı bunca beklerken, daha yeni gelir gelmez, karıştığım sen, bulaşan illetler, peşimi bırakmayan afakanlar, kurtulamadığım darlıklar. Feraha ermek için belki komple boşluk gerekiyordu, biz doldurmaya çabaladıkça.

Sabaha karşı’ları olmayan günlerin, uykusuzlarıyız. Dilinde duyulmayan şeyler vardı, içinde anlaşılmayacak yerler, kendime sarılmış oturuyordum, başka nasıl durabilirdim ki, içimdeki en bildik yabancıydın. Aklımı kelimelerinle kurcalarken, kalbimi ıstıraplarla bulandırıyordun. Gözlerim harabeleri geçip, uzakları dolanıyordu, yok yere kışın yükü varken bir de üzerimizde, bu seslerin üzerindeki sessizlik, içimizi ağırlaştırmıştı. Seni uzaklara bırakmam da yetmemişti, affedilmeyecek şeyler, geçilmeyecek köprüler, unutulmayacak günahlar vardı aramızda. Gözlerime yansıyan ayın ışığı şahitti bu körlüğüne, anlamsız bir trajediydi hâlindeki maraz. Söküp, alamıyorum, kurtaramıyordum, kendimi de senin olmayan başka uzaklara bırakıyordum, yolu bulamazsak, uzaklardan kurtulamaz, birbirimizi de yeniden bulamazdık. Bu cümleden sonrası uzun bir nefeslenme, soluduğumuz havanın buzluğu bizi de dondurmuştu bir süreliğine.

Kuşlar havalandı yüreğimden, heyecandan zannettim. Barışmıyordu hiçbir kelime diğeriyle satırlarımda. Kimin kavgasının devamıydı bilmiyordum. Gece olmuştu, buna rağmen yıldızlar da terk etmişti yazdıklarımı, üstelik bu kelimeler karanlıktan bu kadar korkarken. Bilmiyorum bundan sonra nasıl tanımlayacağım; kederi, korkuyu, zamansızlığı, onsuzluğu ve ölümü. Neyle tamamlayacağım; avuçlarımdaki yokluğunu, içimdeki boşluğu. Çaresizliğin altını bir kez daha çizen kaleme sarıldığımda, gözlerim susuyor, dudaklarım kilitleniyor, iki kelime etmiyoruz artık bir araya gelsek de.

25.12.2024 15:00
Nevin Akbulut

blog

O Noktada Tamamlanmayan Birçok Şey Vardı

İçimizi dolduran içerlemelerin, dışavurumlarımıza yetmeyeceği gün gibi aşikârdı.

Yarım kalmak da bir noktaydı ve biz en çok o noktaya yanıyorduk. Her türlü kaynayışa hazırdım oysa düştüğüm gibi kalabilseydim. Tek başına akıttığın her damlanın eş zamanlı olarak başka bir yerde daha damladığına dair hikâyelere inanmıştık, seninle birlikte herkesin de içi, bir yeri, bir yerlerde sızlıyor zannediyordun, acımsı bir masaldı, yarım yüzünle büsbütün gülmeye çabalaman gibi, yersiz ve yetersiz. Yolsuzluğumu hatırlamayıp, her defasında yeniden yollara düşmek gibi bu umut, boşa düşen kaldırımlardan sorumluydu o çukurlar, bizi yutmaktan başka ne yapmıştı? Sabah vardı, biliyorduk, yakınlarda bir yerde oluyordu. Ölüm vardı bazen ucunda, sabaha karşı, bazen yoktu. Tüm yorgunluklardan azade olunduğu bir zaman diliminde yetmeyecek şarkılara, yetemediğimiz hikâyeler ekledik, dolu kitaplarımız oldu, dolup, taşan sevgimiz, yetmedi yaşamaya, yaşanmaya ve yaşanamayacaklara… Bu kafesler, bu tuzaklar, bu yolsuzluklar, içlerdeki vahşi hayvanları durdurmaya yetemedi. Her kelimede kendini hatırlatan, içini örseleyen, yürek yemiş gibi karşısına dikildiğin o sabahlarda, kelimesizlikten yine içine dönüyorsun, içinde büyüyorsun, çıkamıyorsun, kalıyorsun, hapis gibi. O soğuğun yüzüne değdiği nadir zamanlarda, yeniden doğacağına artık inanmıyorsun. Uzaklarda savurduğun o külleri de birileri yaktı. Bu da oldu, kül de yandı, kül; kül olmaktan daha başka ne olabilirdi? Bu kadar çok inanmasan, bunca yalan olmazdı. Beklediğin için geliyordu karşına bunca uydurmalar, uyumsuzlukları bir araya toplamaya çalışıyordun, bunca uyumsuz bir arada olursa belki bir uyum olurdu kafanın içindeki hesaba göre. Şimdi bu yarım nokta, tamamlanmadığı hâlde bitmesine, son olmadığı hâlde nihâyetine, zamanının içinden geçmediği hâlde, tükenmiş olduğuna dairdi. Bu yarımdan sonra başka bir yarım olmazdı, noktadan sonra başka bir yol da henüz keşfedilmemişti.

İçimden olacağını hissettiğim, olacakmış gibi olan birçok şey olmadı. Hayırlısı dedim, kenara çekildim, gerisini düşünemeyecek kadar üşengeçtim belki ya da düşündükçe büyüyecek o ıstırapların önünü kesmiş oldum. Bir yerden sonra önce düşünmeyi, sonra da üzülmeyi bırakıyor insan, bırakmalıydı. Giderek daha da kararan gecenin içinde, gün yüzüne çıkarmaya cesaretimin olmadığı kaygılarım vardı, kimsenin olmasın. O renklerin içinde son gücümle dolanırken, bulandığım kırmızı, karıştığım sen, sana gelirken her defasında vurulduğum, geldikten sonra bile vurulmaya devam ettiğim, bir türlü tam bitmeyen o vurgunlardan sonra, koyamadığım o noktayı, konduramadığım sana, kendi ellerinle yarım bıraktığın her şeyle birlikte sonlandırdım. Bu kaçışlardan, kuşlardan, kuşkulardan, özlediğim kanatların sesinden çapıldım. Bu kadarcık yaranın hatırına, hatıram olsun bu vuruluşum, kimseye kalmasın senden başka. Noktadan bir önceki cümleyi hatırana, devamı olmayacak cümlemi de kendi varlığıma bıraktım. Değse iyi olurdu, dokundu, hırpaladı, gitmeyecek dediğim yerden tükendi.

Sürekli tekrarlanan şeylerin sıradanlığında değersizleşti en kıymet verdiğimiz kelimeler. Bazı yalnızlıklar boşunadır, bazı aşklar yaşansa da nafile. Hiç yaşanmamış gibi olur bazı burkulmalardan sonra, bazı kırıklar intihara sürükler zihnini. Sürüklemese de kelimeleri geçer oradan, değer, ölmezsin ama ölüme değmiş olursun. Eş zamanlı kırılganlıklarımın hacimlerindeki tanınmaz cisimler gibi olmuştuk zamanla. Aklımızda kalıcı terimlerin nöbet tuttuğu, şekilsiz bütün otellerde büyüdükçe büyüyordu hücreden ufak odalarda dokularımız, dokunamıyorduk artık geometri ile çizilmiş izlerimize, sonsuz şehrin içinde kalarak sonsuz olacağımıza dair hikâyeleri inkâr ederken, her gece ölüme koşarak, ayrılıyorduk gövdemizden. Sonrasında kırmızı kırılganlıklar, buz gibi alınganlıklar, varılmaz yalnızlıklar, içimizle onulmaz kavgalar kalıyordu. İçim gittikten sonra kalan her şeyin aynasında kayboldum. Aynalardan ulaşamadım kendime, hepsinin arkasında bir boşluk buldum. Aynaların ardına toplanan hiçbir şeyin toplanmadığı, artık hiçbir şeyin bir toplam da edemediği, yine baktıkça yüzümüze saçıldığı bir kırılganlıkla boyadığımız sahte simalardan geçemediğimiz, bir suskunluğun ortasında başlamayan hiçbir şey gibi o ağır boşluk, beklenen şarkı gecikmesinin geçiştirildiği, kendimizi bir şeyin içine atma telaşıyla bulduğumuz ilk uçurumdu kollarında bulunduğumuz. İade edemediğim her dokunuş, bir soluşa gebeydi. Verdiğimiz yanıtlar, sorularımıza acemi kalıyordu. Herkes anlaşılmak istiyor ama kimse artık anlamanın ne demek olduğunu bilmiyordu.

Düşün içindeki sıfırdım ben, koynunda kıvrılınca. Uyanınca ne düş kalıyordu geriye, ne heves. Sıfırımı alıp, iç çekişlerimle ve yangınımla birlikte bir denizi yakmaya, yakarsam ısınırdı belki bir gül içten içe. Peşinden solarken, peşimde bıraktıklarımı bulamayacağım bir yere savrulma isteğiyle; henüz dokunulmamış, henüz güzelliği yok edecek kadar bakılmamış sokaklarda, gecikmiş tüm hikâyelerin dersi gibi hızlandırılmış, otomatiğe alınmış her şeyin bahanesi gibiydi zaafımız.

Korkularımın üzerine bir ateş de sen yaktın. Burnun ihanetin küllerine bulanmıştı. Kokular çıkıyor karşıma, binlercesi içinden onu çıkarıp, ayıklıyorum, burnuma inanıyorum. Boşuna değil bu tıkanıklıklar, daha fazla kirli koku, kötü his duymamak adına bu vaziyet. Eziyetim bu. Suskunum, tüm her şeyin bunca yüklenmesine dayanamadığımdan, hafriyat kamyonu gibi daha fazla yüklenemediğimden, çıkacak sesin de pek ahenkli olmayışını bildiğimden, sürekli geçtiğim dönemeçlerden, sürüklendiğim boşluklardan bu vakte kadar, huzursuzum. Gönlümü kaptıramadığım her yerde biraz daha oyalanmamak için, koşup geldiğim yollarda, ümitsizce aramaya çalışırken kendimi, gönülsüzüm. Doğmak da bir kırılganlıktır, ben doğdum ve kırıldım, kimsenin fazladan bir şey yapmasına gerek yoktu, bana bu olmuştu. Ölmek üzere olan inançlara tutundukça, geriye gittim, geçmişe itildim, içime çekildim, bir noktaya. Biraz daha geriye gitsem, hiç doğmayacaktım, bunu dileyecektim. Hâlâ bunu dileyebiliyordum. Kırıldı içimde birini anlamak, bozuldu, başka bir şeye dönüştü, şimdi anlasam bile yanlış anladığımı bileceğim.

Aynı anlamlara gelmeyecek birbirinin aynı kelimeler…

Kaldığımız yerden bakamadığımız için ve aslında hiç de kalamadığımız için giden zamanın inkârından kendimiz geçiyorduk. Nedensiz ağlamaların dokunması, nedeni olan sızlanmalardan daha fazla iz bırakırken, veda edemediğimiz ayrılıklardan karşımızdakini sorumlu tutarken, acıların içinden bir çırpıda sığışıp, kaçabileceğimizi nasıl öğrendik, nasıl, hangi şartlarda ve kimden öğrendik? Fuzuli bir cevaptım sorularına, fazla bir paragraftım dünya üzerinde, sonradan yazılmaya çalışılmış, olmayacak hikâyenin içine, oldurulamayan, önemsenmeyen, başkalaştırılan, kendiliğinden uzaklaşılan ve hiç tamamlanmayacak. Rafta kalan aynı kitabın ikincisinin yaprakları buz tutmuş, okunmayınca kelimeleri, hediye olmadan daha iade yemiş, görülmemiş hiç, geri gelen posta gibi, sonrası daha suçlamalar silsilesi, acı yarıştırma, kimin kelimesi daha çoksa haklı görülme isteği, tartışınca uzak, çekip gidince düş, anlaşılmayınca hiç, sonuç sıfıra çıkmak tüm hayallerden. Yıkmak, kendi dilediğince döşediğin hayalleri… Acımadan yapılan şeylerin derinlere verdiği tahribatın acısıyla, sızlanırken, nasıl sapasağlam kalıp, böyle kalıp gibi, donmuş gibi, kendini bir bütün gibi gösterebilmek, amansız bir beceriksizlik buydu, yersiz bir sefilliğin gövdesinde sustuğumuz, kendimizi tutturmaya çalıştığımız o bahar sancısıydı göğsümüzde filizlenen.

03.12.2024 Salı 14:00
Nevin Akbulut

blog

Bu Tatsız Hüzün

Sen dokunmayı biliyordun ama ben dokunulmayı bilmiyordum, bir gül yaprağının döküldüğü yerden çıkardığı iç sesti bu, içliydi bir o kadar da içten bir gizdi.

Belki görmediğimizden bu sağırlık, bilmediğimizden bu ağırlık… Keşke’den artmış bir umut, kırıklıktan geçilmeyen bir ayrılık. Neyi anlatacağımı, nereden başlayacağımı bilemediğim her şeyin ortasında olduğumu zannediyordum, diplerde cebelleşirken, daha sonuçlanmamış azaplarına yeni ıstıraplar, tırnak diplerine kadar, ekleniyor. Kırılacağımızı, daha da başkalaşacağımızı, başkalaştıkça birbirimizi tanımayacağımızı en başından bilgiç bir eda ile anlamıştım. Bu kadar anlayan, bu kadar da anlamayan başka biri olamazdı, şaşırmış, nutkum tutulmuş, içim fenalaşmış, üzerime bir yorgunluk çökmüştü, bir şeyi çok beklediğinde, geldiğinde artık ne yapacağını bilememenin hırpaniliği. Kendimle geçmişim, dünya ile anlaşmazlığım vardı, uzun süren bir mesele. Bir el masalı, belki tutunma, belki huzur biraz. Umdukça neye uğradığımı şaşırdım, umut ettiğinin büyüklüğüyle ilgili bu tatsız hüzün. Uçurumlar birikiyor içimde, bize giden yollar yönsüz, arada felaketler oluyor, bir sürü korkuyla karışık dualar geçiyor kalplerden, kızıp, küsüyoruz, inciniyoruz, anlamıyoruz, çoğunlukla anlatamıyoruz. Belki bu uzaklık bile yakındır bize. Belki yakındır kopuşumuz, kesin gibidir susuşumuz. Belki kayboluşumuzda bulunuruz. Bu kuyulardı Yusuf.

Hikâyemizin üzerinden bir sürü yağmur geçti. Başımı yasladığım bu boşluk, artık okunmayan bir kitabın sayfalarıydı. İçimin bildiğini senden esirgeyemedim ama kendimde inkâra erecek bir sürü materyal buldum, elimle koymuş gibi değil, itmiş gibi, hırpalamış gibi, kalbimin içinden susarken, geçen, öyle bir güç varmış da her şeyi silip, süpürecekmiş gibi.

Belirsizlikten arta kalan zamanlarda ikilem, diğer zamanlarda da çelişkiden neyi nasıl anlatacağımızı bilememekten ve nasıl olduğumuzun dâhi izahının yapılamayacağı karmakarışık rüyalar gibi geçiyordu zaman. Bir şiir kadar ömrü olmuyor insanın, eşyalarla kıyaslamıyorum çünkü insan bir şiirle ölçülebilirdi ancak, belki. Bir anın içine sıkıştırdığımız değerlerimizle sonsuza gidip, sonsuz kalmayı umuyoruz. O tek anın üzerine yüklediğimiz şeylerin altında eziliyor, kendimize veremediğimiz cevaplarla, içinden çıkamadığımız hesaplar arasında büzülüyoruz. Okuyup, geçebileceğim bir roman değildin oysa. Çok ileri gittim böyle bu kadar okuyarak, biliyorum. Hecesiz, tek solukta, bulmuşken bir çırpıda acımadan okuyup bitirir gibiydi bu açlık. Tüketmeye deli gibi, meftun. Yokluk da bir vazgeçiştir, bazen ziyadesiyle yok olursun, kaçarsın, varlığını sığdıracak yer bulamazsın. Yokluğun bile fazla gelmeye başlar, varlığınla nereye sığabilirsin ki… Cevaplarım susmayı sağlar mı bilmiyorum, mideme bir hoşluk, kalbime bir boşluk dolar mı bilemedim. Geleceksen bas bütün zillere demiştim, atlayarak sokakları, binaları yolları, sahi kuşlara bakmak bizi güzelleştirir mi? Onları da mı geçtin? Gelmelerin bittiyse, neyim olsa kalır mı bende? Hem nereye sığarım sonra bu kadar artmayla, kimden, neyden?

Sana kalmadığımı, sana susadığım hâlde sustuğumu anlatıyorum bu yazımda, içimde yol yapan ikilemle birlikte. Denk gele gele bu kelime mi denk geldi şimdi tam da şuanda? Her şey bunca üst üste gelirken, hangisinin altında kalman gerektiğini kestiremiyorsun. Karanlıkta herkes biraz eksiktir. Bir yanında yalnızlığını taşırken, vakurdur adımları, birkaç istasyondan sonra sanki her şey daha iyi olacaktı ama zamanın hiçbir şeye ilaç ya da çare olduğu yoktu. Uzun zamandır bitmeyen bir saçmalıkla canım sıkılıyor, kendimi minyon tipli, sinirli ve huysuz ufak tefek yaşlılar gibi hissediyorum. Kimseye fazladan söyleyecek iki kelimem yok. Romantik kelimesini çıkardım dağarcığımdan, onun yerine fazladan birkaç tane daha küfür kelimesi yerleştirdim, daha büyük sorunlarım var çünkü daha büyük sorularımız var, cevapları bulunamayınca da büyüyen şeyler var. Çarklar dönerken bir yerlerime çarpıyor sürekli, her yaşımda mı böyleydi, hep mi başıma yıkılırdı dünya da altında mı kalırdım? Hatırlamıyorum ama hep böyleymiş gibi geliyor. Mutluluklarından utanmasını bilmeyen bir sürü saçmalıkla yaşamanın hazzına varan insanlarla aynı şehirde yaşıyorum. Onlar mutluluklarını insanın gözüne sokmaktan hiç çekinmezler. Bizler de mutsuzluğumuzla övünürüz. Kıyas savaşı sanki bu, yorgunum, her şeyi tek kelimeyle cevaplayıp kurtulmak istiyorum, böyle bir teknoloji olsa, söylemek zorunda kalmasam ama ne demek istediğim anlaşılsa. Biliyorum, ben de en az herkes kadar yersizim. En sevdiğim kelimelerin bir gün lanetine uğrayacağımı da biliyorum.

İtinayla suladığımız çiçekleri okşayamadan, sanki kefenin cebi varmış gibi, buradan oraya da bir hat çekilmiş gibi, her şeyi bilmiş, anlamış gibi, hayatta bize hiçbir şey bırakmadan, kendimize kendi mirasımızı bile geçiremeden, üzerimize alamadan değerimizi, bu tuzaklar, gidince ancak bulunan fırsatlar, öbür taraflarda işe yarar mı bilmeden… Sabahtan farkım, ondan daha soğuk oluşum, akşamın boşluğunu benimseyişim, gecenin karanlığını susuşum… Bozulmayan sessizliklerin ortasında öyle üşüdük ki, bir daha kimse bu kadar üşüyemez zannettik. Balta girmeyen yalnızlıkları, en baştan yoldan çıkaran mubah sancılar, uzakların yok oluşu, hayallerin artık işlemeyişi, kırıldıkça yalama olan kalpler şehri. İnancından feragat edip, rolüne bürünen bedenler, sömürülen aşklar, söndürülen mumlardan daha hızlı tükenirken, aşk hariç her şeyin adı aşk konulurken ve gece dâhil birçok şeyin adı aydınlık diye anılırken, terse işleyen zaman, ayaklarımıza dolanıp, düşünce de yüreklerimizi ezerken… Artık dönmesini istemediğim her şeyin üzerine bir kibrit de ben çakarken, gitmeler bu kadar çoğalırken, varacak da kalacak da tüm yerler kayıp. Her yeni yaşımda biraz daha ölüm döşenirken zihnime, tükettiğim vedalar, uzlaşamadığım kendim ve uzaklaştığım hislerimle birlikte belki yollara değil ama artık başka sulara, ölesiye, tükense bile soluğum, az sonra solacak olan yaşamım için, üzerine pazarlık dâhi yapmadan, öylesine, yittiğim ve bittiğim, aranızda olmayışımı seçerek, meyletmek, yeni sabahların olmayışına.

Sonra neyden susarız biraz, nelerden konuşacağımızı bilemeyerek. Issızlığın ortasında cebelleşirken, hissizliğimizi bilmediğimiz gebe topraklara gömdük, sürekli deşilen, kutsal olan her şeyin kiriyle birlikte, zamansız çoğalan yeraltları, kaybolmak için boşuna o ada, bulunmak için de beyhude çaba, boşuna zaman, boşuna varlık. İflah olmayacak bir başkalık, bir soluş, soluyuş avuçlarında, bir kuşkanadı gibi titrek, tükenen her şeyimle birlikte aşılamayacak bir azınlık. Biraz daha gücüm olsa, önce kendimden sonra senden giderdim. Ama kalamıyorum bu boşlukta, bunu bilerek, susamıyorum. Kendi yankılarım dolaşıyor her gece kulaklarımda, kendi yitimimin senaryosunu görüyorum her gece, kapısında kaldığın evdir, kapıda kalamadım, içeride de, kilitler mi çok çalışkandı, biz mi çok durgun. Bulduğumu zannettiğim her şeyde seni biraz daha yitirdiğim, çıkacak kapı bulamadığım, varacak yol bilemediğim. Her şey nasıl da çıldırıyor bir yerden sonra, içimde tüten hecelerle birlikte, bir türlü bir türkü edemedik. Aynı anda ağlayamadığımızdan, hep fazla ağladığımdan, bu rutubetli düzenin kokusundan, soluyamayışımdan, baharları gücendiren zamandan, tüm gidenler haklıydı, ölüm güzeldi, hayatın hoyratlığı yanında.

05.11.2024 15:00
Nevin Akbulut

blog

Sakit

Ne çok rüya var insanın içinde, yıllardır görüyorum bitmiyor.

İnsan ziyadesiyle kalabalık bir varlıktır ve bir o kadar da karışıktır. İçinden onun kadar konuşan, içiyle bile onun kadar tartışabilen başka bir yaratık yoktur. Dünyayı bir şey zannedip, aslında zannetmeyip, çıkmak istemeyip, zorla getirildiğim andan beri üşüyorum. Sabahları uyanır uyanmaz üzerine çöken o dert, midene bir şey girmeden daha kalbini acıtan şeylerin düşüncesi, buradaki varlığını sarsıyor artık. Ama yüzleşmeyi seçenlerdeniz, hâlbuki kaçabilmek için yüksek bir balkon ve birkaç adım yeterliydi, bayatlamış bir düşünce bu biliyorum. Zamansız cinayetin maktulü gibi susuyorum, oysa ne çok aceleye getirilmişti her şey zamanında. İçimdeki insanları bırakıyorum, kalabalığımdan kendimi ayıklıyorum. El değmemiş duyguları kolayca harcayabilen herkesi bir celseyle uzaklaştırıyorum kendimden. Yalnızlığıma kurduğum tuzak bu. Aceleye getirmiyorum hiçbir şeyi, sevmeyi de, nefret etmeyi de ve hatta beklemeyi bile. Durağanlık da bir sanattır, durabilmek, aynı seviyede, birçok ezberle birlikte, bozmadan, bozulmadan, belli belirsiz bir desen gibi kalakalmak.

Bazı sözler de bazı yüzler gibi, alelade değil, bir şeyi anımsatıyor, belki çok uzaklarda ama hatırının içinde hatırı sayılır bir duyguyu. Bu kadar yıldız sönmüş olmasaydı, bu kadar kalabalık olamazdık bana göre. O tanıdık imge bir yerlerde yanıp sönerken, birbirimizin ruhunu gözlerimiz bir yerlerden ısırırken, bilmem kaçıncı yalanda, bıkkınlığından, boş vermişliğinden sebeple ve artık mücadele de edemeyeceğin yerden soruyorsa sorularını hayat, aldanmış gibi yaparsın.

İyi oldu böyle, her şeyden vazgeçebilme özgürlüğü, buna buhran diyenler de olacaktır, o kalabalık ve kabaca uyuşukluk durumunda anlaşılamadığından. Her şeyden uzaklaşınca her şey yerli yerine oturuyor. Beynindeki soru işaretlerinin cevapları, kafanın içinde bir türlü oturamayan taşlar, yüreğinde bir yere koyamadığın her şey layığını buluyor. Durmadan yeni şeyler bulmaya çalışmak yoruyor, görmek hırpalıyor, bilmek çökertiyor, tıpkı zihnine sığıştırmaya çalıştığın isteyerek ya da istemeyerek gördüğün o yüzler gibi ve yüzlerin ortasındaki sözler gibi, ifadeler ya da ifadesizlik gibi… Kafanın içindeki pencerelerden biri açık, cereyan yapıyor. Herkes gittiğiyle kalmalı, kaldığıyla durmalı. Diğer türlüsü en başta içini acıtıyor, sonra kirpiklerine kadar buğulanıyorsun, buluyorsun ve tanıyorsun acıyı.

Birini tanımaya başlamak, tüketmeye de aynı anda başlamak gibi, öğrendikçe, bildikçe ve zamanla tüketecek de bir şey kalmayıncaya dek devam eden bir ritüel. Tanıdıktan sonra herkesin bir şekilde burnunu soktuğu zamanlarda huzur arama çabaları. Gönül, minnet borcu, yaşanmışlık safsatası, bağlılık engebeleri, paylaştıkça hayatı, paylayacak bir şeyi de kalmayınca, hayatın hızla getirdiği faturalar, ödeme makbuzları, mutfak aletleri, tencere, tava takımları, koltuk yığınlarından arta kalan mesafede ne, ne kadar ve nasıl yaşanabilecekse… İki sevgili gövdenin birleşmemeleri için gereken her şey el birliğiyle ilan edilip, yapılmış ve gönül rahatlığıyla kabullenilmiştir. Mutluluğa yanlış taraftan bakmak, ışık hızıyla yitirmek, geri kalan bunca zaman sonra hayal kırıklığındaki o boşluk, bulantı, cinnet. O sevincin uçucu olması, göz kırpması gibi kısa bir sürede bir ömür gözlerini kapalı tutman gerekecek ve belki yürek gözünün de açılmasına müsaade edilemeyecek. Cinnetlerimize uydurduğumuz hastalıklı duygular, aşkın cenaze merasiminde, ömrünü ipotek altında bıraktığın. Çabaladığın hâlde aynı yerde ve zamanda donmuşçasına hep ama her gün aynı şeyleri bıkarak yaparken, değişiklik denilen şeylerin değişmekle bağdaşmaması ve kıpırdayamamalar. Hayatını kısıtladığın, yatağını, duruşunu, biçimini, kendi şeklinden bile taviz verip, ortama uydurduğun bir dünya, herhalde o kadar da saadet içermiyordur. Ruhsuz bir anlayış, kendi içinde olmayan davranışlar, seni senden eden alışkanlıklar, en yakın yere bile giderken, en uzağı dolaşarak gitme isteği, boğazından başlayıp, tüm vücudunu düğümleyen yalnızlık, sünger gibi tüm hoşluğunu emip, yerine boşluğunu bırakan his yığınları… Hayatın matematiği yoktur bazen, matemi vardır ve birçok şeyde ortası yoktur, o ortaları biz yapay dolgularla doldururuz. İçine bizi oyalamak için uydurulmuş bir dizi oyun, uyuşukluk istifleriz, kendimizi bulma çabaları beyhudedir artık.

Bazen bulunamamakta da vardır bir iyilik, bulamamakta da vardır bir hayır, hatta belki iyice bitmeden ya da herkesin hırpaladığı yerden bir kez daha kırılmadan, yitmekte de vardır bir güzellik. İçinin bir yerlerde, bir zaman diliminde, bazen hiçbir şey olmadan bile sızlaması, o tanıdık hisler nedeniyle, hâlâ duygularının sapasağlam ayakta olduklarına delalettir. Vedasız kopuşlar çağındayızdır çünkü. Ne olduğunu bilemeyince ne olamayacağını da bilemiyor insan. Kimse kimseyle yalnızlığını yarıştıramıyor, herkesinki kendine. Aradığında bulamamakla, aradığında bulunabilmek gibi basit bir denklemi var aslında. Eskidikçe kendini yineleyen bir kayboluşu sığdırmaya çalıştığımız o suskunluk, soğumaya bıraktığımız eski bir yaranın kalbi… Diyeceklerimiz bu mesafeden duyulmuyor, ya da anlaşılamıyor, bu boşluk uzaklaştıkça yabancı, yakınlaştıkça tanınmayan, tanımlanamayan…

Dolaşmakla bir araya gelemeyen fikirlerimiz, dolandıkça karışan aklımız, neyi aradığını bilemeden başka sokaklara daldı, karşılaşılamayacak uzun yollara düştü. Bunu anlatmanın başka yolu yoktu, karşılaştırabilmenin örneği de. Acemi salınışlar, hızlı çarpışlar, anlık yok oluşlar zamanıydı. Gitmesi gereken yerlerin orası olduğunu zannetti. İnandı. Kendini unuttu, kendini unutunca geriye bulduğunu zannettiği o şey kaldı, tek gerçeği bile yalanların öğrettiği bir doğruydu, başka bir marazi maziden kalan. Kafalar gibi maziler de karışmıştı.

Sana bıraktım, kaldım sana, hem de hiçbir şeyin sonsuzluğundan emin olamayarak, içimdeki o çetrefilli çelişki ile birlikte. Sana bıraktığım hiçbir şey kalmadığı gibi; yığın, parçalar ve nankör hatırların haricinde ben de kalmadım. Bulduğumu zannettim, yitirdiğimi anladığımda. Kalbim bir günde yerinden çıkacak, dünya ile tüm varlığım sona erecek zannettim. Ezbere bildiğim ateşlerden korkmam, boğulduğum sularda bir daha kaybolmam zannettim. Artık gözyaşım yoktu ağladığımda, düşündüğümde duygularım yok, konuştuğumda yalanlar yok çünkü hepsi bir köşeye kaçışıyor kelimelerin. Beklemelerim yok, beklentilerim gibi. Konuşmalarım olsaydı, susardım, susmalarım yok. Gerçeğini kabullenseydim, masalını beklerdim, masallar yok. Kırılan her şeyin yerine tutuşturduğum ateşin içindeki hayal kırıntılarının artık incitmesini bekliyorum, batıp, bitmesini, yok oluşunu izlemek istiyorum ufuk çizgisinden itibaren, batan bir gemi gibi. Yarım da kalsalar yarımlığın da bir bitiş olduğunun bilincinde ya da deliliğinde, bekliyorum bu batışı, bu sükûneti çok görmüyorum kendime, tam zamanıdır şimdi. Susmak için bundan daha bulunmaz bir an yoktur.

18.10.2024 13:00
Nevin Akbulut

blog

Bitkin Bir Pürneşe

Adımla geldiğime bu dünyaya, emekleyerek, düş izlerini takip ederken, büyümenin büyülü bir şey olduğunu zannettiğim zamanların adımdan eski olduğunu bilmiyordum. Zaman dişliyordu kollarımı, inançlar beynimi kemiriyordu. Yarım yamalak kaldığım zamandan beri hiç tamamlayamadım şiirleri, tam anlayamadım dünya işlerini, şöyle dopdolu bir nefesi soluyamadım, içime bir yağmur, ciğerlerime bir dolu nefes, kalbime bir sen borçluydum. Zaman eskiyor, adımlarım yenilenmiyor, içim doluyor, adım eskimiyordu. Dünyanın altını üstüne getiremeyeceksem, o dipler benim hakkımdı, beni batırmaya yarayacak her şeyin peşindeydim, gemilerin, çakılların, hayallerin ve balıkların, üstelik ağırlık yapacak o taşı da yanımda getirmiştim. Adım kalabilirdi ama beni kimse tutamazdı buralarda.

İçime sahil doldurdum, gömleğimin ceplerine rüzgâr, aklımın içi tozlandı. Gelgitlerden bir araya gelmiyordu iki yakam. Sokak ve ev ayırıyor bizi sahipli, sahipsiz diye, rivayetlere meylettiğimiz kadar hidayete fırsat vermedik. Beynimin içi girdap… Bizi özenle ayıran tüm zamana kızgınlığımla birlikte, yine bir araya plansızca getiren duygular. Kimden, hangi zamandan sorabilirdik ki bunun hesabını? Bazı sesler çok gürültülü, kakofoniden kimse yanındakini duyamıyor, bazı sesler ne kadar sağır, duymak istemeyene. Tesadüf ettiğimiz seslerdi bizi yabancı olmaktan ayırıp, başka bir dünyada bekleten. Mitolojik bir hikâyeye çarptım aklımı, kahramanını sözlerinden tanıdığım… Sana renk diye geldim, tonunu ikimizin uydurup, bulduğu. İnzivaya çekilmeye niyetlensem, gidecek yerim yok. Ne âlemin dervişi, ne de mecnunu olabildim. Belki şimdi bir yerlerde aklımdan feragat edebilirdim, içinde olmayışını bulsam. Dumanla birlikte, o sisle, pusla her şeyi kaldırabiliyordu midem, ekmek ve şarabı, kötülük ve inancı, açlığı, tokluğu ve yokluğu, hele şu boşluğu. Kramplar giriyordu zihnime, yoksa mideme miydi, bilmiyordum. Bir hevesle tutunduğum her şeyin ellerimde çürümesi, ansızın ve habersizce, parmak aralarımdan hayal kırıklığı geçiyordu. Tutamadığım her şeyin içine seni yerleştirdim, kaçan, gidenler, susup, ölenler sende birikti. O hikâye böyle ancak katlanılabilirdi. İnkârı bir kenara bıraktım çoktandır, inat etmenin de âlemi yoktu ne zamandır, her şey benden daha inatçıydı ama her zaman. İntiharların içinde korku olmasa kaç kişi kalırdı şu dünyada güle oynaya? Edemediğim şeyler var, anlamlandıramadığım hislerin ortasında. Söylemeyeceğim, demek zorunda kalmadığım artık. Hesabını kendi içimde, kendimle hallettiğim meseleler var. Bir söylentiye göre çok delirmişim, kendi kendine çekişmeler yüzünden diyorlar. Ne çok şey biliyorlar, onlar kadar bilsem şurada böyle yaşayamazdım, yapamazdım da onlar gibi, kalamazdım da. Aklımdan önce kendimi kaçırırdım. Sokak lambasının altında, yağmur yağdığında kaç kelime kendini asıyordu güzelim gecelerde, bilir misin? Bilirdin, anlatabilsem bilirdin. Bir mucize daha olurdu, bir rivayete göre ölülerin İsa’dan beklediği gibi bir mucize. Sabaha kadar belki yanımda… Kimse kendini daha çok öldürmeden, yağmur dinmeden, sokak lambaları henüz daha hiç sönmeden, uydurduklarımız gerçek olurdu.

Yağmur da ıslanır, kendi kepenklerinden kurtulduğunda, karşıdan karşıya geçerken, o telaşla, yitirecekmiş gibi tüm damlalarını bir çırpıda. Anlamamak insana dâhil, umduğunu zannettiğin şeyleri ummayı bırakabilirsin artık. Hiçbir şey umduğun gibi olmuyorsa, varlığından emin olduğun şeylerin başından beri yokluğuyla sınanıyorsan. Aslında bulmayıp, kendinden olanı kaybediyorsun, uydurduğun şeyler gerçekten uydurulacak şeylermiş, uydurunca hiçbir şey gerçek olmuyormuş. Hayaller gibi.

Aslında birleşik olan kelimelerin özensizce ayrılması gibi ayrılıyoruz artık bir diğerimizden. Sen alçakça çalan bir müziktin, yalandan yamalar yaptığın ruhumda, kalbimdeki itibarını zedeledikçe, gürültüden ve mesafeden başka yerin olmayacaktı. İhtimal bu ya duymamak için kendimi, kalbimi, kulaklarımı paralarken, onlarca ettiğim yeminlerle, unutmak için o müziği tonlarca dinlediğim şarkılarla söküp, attığım yamaların yerini dolduruyordum. Kendimi eksilterek seni tamamladıklarımla, bıraktığın boşluğu böyle onarıyordum. Bir şeyi defalarca okudukça yer eden, yer buldukça bozulan ezberime zeval gelsin diye, okudukça unutuyordum. Kelimelerin hatırı büyüktü ama artık hatıra kalsın istemiyordum hiçbir kelime. Bir nokta dâhi, anlamını bulamasın, ortalıkta dolansın, konacak öykü bulamasın istiyordum, hiçbir şey henüz bitmesin diye.

Uyudum belki de buraya rüya görmeye geldim. Bunca kayıp insanın içinde kendini bulup, aslında sadece bir rüya gördüğüne kendini nasıl ikna edebilirsin ki? Üstelik seni uyandırmaya çalışan başka bir çift el yoksa. İçtenliğin de içi tükenmişti. Boğazımızda takılı kalan o yumruların içi açılabilseydi; diyemediklerimiz bulunur, içimize hapsettiklerimiz birikirdi. Konuşmanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bilmeler bunca suskunlaştırmıştı ve hepsine de neden olan en az bir isim vardı. Aldanış ve mağlubiyetlerin yasını tutarken, içinde açan çiçekleri sulamıyorsun. Yarım kalmak da bir noktadır. Eğer ne kadar neyin içinde sıkışıp, kaldığını bilmiyorsan, ne zaman yarımlaşmaya başladığını hesaplayamıyorsan, tamamlanmak gibi bir şeyi de dert etmiyorsan artık… Kendin olmak için verdiğin tüm savaşların mağlubu, gücünün tükendiğini hissediyorsun. Artık sonsuzluk değil, son istiyorsun, o nokta, diplerine odun taşıyıp, duruyorsun son gücünle. Yettiği kadar, yetmese de. Ne zaman yok olacağını bilememenin rahatsızlığı huzursuz ediyor, herkesin yanında hep arta kalan olurken, kendi rahatlığını yadırgıyorsun. Gitmeyi özlüyor, sanki her şey çok yolundayken, bir tek sen özlemekle kalıyor, gidemiyorsun. Gidemedikçe büyüyor, ağırlaşıyor, katılaşıyor içindeki uzaklıklar. Kaldıkça eksiliyorsun biliyorsun ama belki gittikçe de dağılacaksın. Bunun tesellisindeki çelişkidesin, bir şey gelmiyor elinden, içinden başka.

Her şey olağanca saçmalığıyla devam ederken, kendi kendine sorduğun sorulardan da cevap beklemiyorsun. Gündelik meselelerin ölüm-kalım meselesine dönüşünü ve beraberinde kendini ortaya salan tahammülsüzlüğümüzü görmek yoruyor artık. Herkes hatasını anında kabullenip, yoluna gitmiyor, yıllar sonra iş işten geçtikten sonra hata yaptığını kabullenebiliyor ancak. Kıt olan aklımız, ancak dank ediyor kafamıza. Oysa herkes hatadır. Bunu en başından kabullenmek herkese iyi gelecektir. Utançların ceremesini çekeceğiz diye ruhumuz sarktı, sarardı, soldu. Öfke ve keder arasında sürünüp, duruyoruz. İyi gelecek şeylerin bile artık iyi geleceğinden emin değiliz. Bu şüpheler bizi yiyip, bitiriyor. Kendi ruhunun morguna kaldırılmış gibi bir his çoğu zaman, tüm hayatımız sanki zamansız olan iyi şeyler ve zamanlı gelen hatalardan oluşuyor, mutsuzluğumuzla cebelleşmekten, bunu değiştirememekten, yedi dilde ağlasan birinin bile kendi dilinde duyamamasından gittikçe ürküyor, çekiliyor ve nihayetinde hayalet gibi siliniyoruz. Kalbimdeki inanca, ruhumdaki sızıya alerjim var, en büyük problem belki de mutsuzluk değildir, başkalarının esas mutsuzluğuna özenmektir. Hatırlamaya çabaladığın kadar, unutmayı kabullensek daha iyi olacaktı.

Pek sayın kalbim; yeterince içimize attıklarımızı bir yerde durdurmamız ve bu tıbbî atık işini artık halletmemiz gerekiyor, hep içimden konuşacak değilim ya biraz da hazır konuşacaklarımız varken, seninle de konuşmalıyız artık ve belki de sadece seninle.

03.10.2024 17:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Mevsimli Mevsimsiz

Öykündüğüm tüm öykülerden azlimi rica ettim. Vazgeçmeye dünden meyilliyim. Karşılaşabileceğim hiçbir şeyin beni şaşırtmaya gücü yetmediğinin bilinciyle, susturduğum çığlığımla, kul sıkışmayınca değil de, artık sıkılmaya başlayınca biten her şeyin kabulüyle, hiçbir yere varmayarak çıktığım yollardan vazgeçmeye gidiyorum.

Nihayetinde herkesin başı göğe erdi, umduğunu buldu, kavuştu, herkes aşkından galip çıktı, başı öne, kalbi yere eğilmedi, bir tek benim başım, boyum bir yere erişemedi. Sağlık olsun dedim, her şeyin başı sağlıktır, o da pek olmadı. Umduklarımın altında kaldım. Hayallerim var dedim, umma ile hayal birbirinden uzaklaştı, ben de artık kovalamayanlardan hatta beklemeyenlerden oldum. Üşengeç değil belki biraz da korkağım, belki her ikisi de. Umut denilen şey, şansla birlikte uçtu, gitti. Şimdi hayalin tortusu kaldı elimde, acı biliyorum. Bu kadar düşünce en kısa kestirmeden en azından akıllanırım artık diye düşünüyordum ama olmadı, delilik de uçurumlar kadar güzeldi. Hiçbir yere değmeden, dokunmadan solan hayaller var, içten içe sakladığından habersizler. Marifet bu da; böyle görünürken, kaybolmak her şeyin ortasında, her fazladan bir hareket israf gibi geliyor artık. Oysa buralarda durup, beklemene bile katlanamazlar nicedir. Düşünmek mi beceri bu kadar, yoksa susmak mı? Eşyaların ömrü hızla tükenirken, herkesin sabrı yitip, giderken, sonsuz sabrı içinde tutmak mükâfatlandıracaktı sanki bizi… Onu alıp, derdimin içine bıraktım. Bize artık hiçbir şey anlatamayan zamanın dersleri de kaynadı ya da soruların cevaplarında büyük kaydırmalar yaptık. Dünya kaynadı, zaman nasıl yanmasın… Bu yangını ben başlatmadım ama üflemeye çalıştım, kalbimi kontrol edemediğim gibi onu da yoluna koyamadım. Her şeye bu kadar kolay kıyılması, harcanması, yok edilme uğraşı, umduğum her şeyi yerle bir etti. Sabrımın sonu selamet değil artık, bir yere de varılmıyor. Mağlubiyetimi kabullenip, kenara çekildim, yamaçlarda dolandım, kimsenin aklına gelmeyecek yerlerde yeniden varoluş masalları uydurdum. Tüm bunlar içimden geçmeseydi çok daha kolay yaşayacaktım, buna tüm kalbimle inanıyorum.

Herkesin birbirine benzediği, benzerken yarıştığı ama yorulmadığı bir zamanda, bazen kendime bile benzemiyorum. Var mıyım ki benzeyeyim? Kendimi kaybetmelerden geliyorum, aramalarım artıyor, bulamamalarım çoğalıyor. Onların çokluğu karşısında, benim yokluğum ne derece anlaşılabilir bilmiyorum.

Çok sularda kayboldum, buzla yol arasında. Kısa diye umduğum hiçbir şey geçip, gitmiyor. İz kalan yerin fotoğrafları da konuşmuyor. Neyi dinleyeceğimi bilmiyorum artık, nasıl inanacağımı. Düzeltmek için geciktik tüm bu yolları, Erken gidebilsek doğan güneş yakacaktı, yanmadık ama doğrulamadık da. Sarhoş olmayı hak ettiğim kadar yaşamayı hak etmiyordum sanki kim sunmuştu bunu bana? Zamanın hangi diliminde cebelleşirken, ölüm ağıtları yakarken ve özlerken kendim için, ölümlerden ölüm beğenirken yaramı vermiş yarımımı almış ve kabullenmiştim. Dünya bana göre değildi ve hiçbir yere sığamamakta, tutunamamakta hakkım vardı, kendimi biriktirip, harcamakta haklıydım, susmakta en çok kullandım bu hakkı. Her şey sanki birbirine göreydi de bir tek ben yerli yerimde değildim. Fazlalık mı, eksiklik mi çözemediğim bir denklemin içinde geceyi beklediğim tüm zamanlarda çırpınıyordum. Her yere geç kalıp, gitmeyip, kaçıp, tuttuğum tüm o kapıları, yalan çıkışlarmış gibi bir çarpıp çıkmak isteğiyle cebelleşiyordum. Yaşamadıklarım benden sorulsun istemiyordum, yaşayamadıklarım, isteyip de yapamadıklarım kimlerden sorulacaktı, hiç sormayın artık. Sevdiğim hiçbir şey diğerine benzemiyordu, nasıl bilecektim böyle sevmem gerekeni, yerlerden bir yer gibi, yuvaların içinde tek o yuvaymış gibi.

Nasıl başlayacağımı bilemediğim o bitik cümlelerin başında geliyorsun, yitip, gittiğin hâlde. Kendimi bulamamalarımı ekledim tüm kara kalem anılara, içimdeki onulmaz aşkı var edenle yok eden aynı kişiydi. Çeşitli yaşamların özeni ve özverisi takılı kalmıştı hatırımda, say ki insanı yok eden her şeyi yaşayıp, yok olamamış bir zihin. Kendine ihanetin çarpıyor en çok aklımın duvarlarına. Verdiğin ödünler, boyunu da yolunu da aşmıştı çoktan. Küllere gösterilen saygıyı, yeniden var olurken hangi duyguya rehin vermiştik? En çok kendime kavuşasım, kendimde yok olasım vardı, çiçeklerin durmadan dökülmesi, içimde bir şeyleri örseliyordu, durmadan değişiyordu her şey. Zamansız çıkmıştın benliğimden, yerimi dolduramıyordum. Sesime alışsam yeterdi, her şey önceden yazılmış bir senaryodan mı ibaretti? Bu hikâye böyle mi susacaktı? Herkes her an yanabilir, her an kızıla çalabilirdi elbiseler, her şey hemen şimdi yok olabilirdi, o vakit bizi umarsızca bağlayan neydi hiçbir yersizliğimize? Sahipsizliğimiz ya da ait olamayışın özgüveniydi bu, yaşamaya çalışmanın parolası gibi, provasız yuvarlanıyorduk acımasızca, zaman denilen deliğin içinde, delilikti bu.

Olmadığım ve hatta doğmadığım zamanların mağlubuyum, hiçbir yarışa girmedim, imrenmedim, özenmedim. Böyle dedim, böyle oldu. Geçer dedim geçti. Ama zamk gibi göğsüme yapışan sızılarla baş edemiyorum ne zamandır. Ciğerimi parçalayarak nereye varacağını zannediyor bu sızılar bilmiyorum, hayreti geçtim, bedduaları bitirdim, öyle donakaldım. Yapacak her şeyi her gün tekrar ediyor ama hiç kıpırdayamıyorum. Altı ay, bir sene falan da yetmez, kabuğuna çekilip, kışın eksi derecelerde donup, kalan kurbağalar gibi senelerce uyusam diyorum. Çare olur mu bilmiyorum, uyanınca devamı gelir her şeyin, aynı kesilmeyen, uyanıp, saatler sonra uyumaya kaldığın yerden devam ettiğinde, içeriğinden hiçbir şey yitirmeyen kâbuslar gibi. Birdenbire değil, her yolu deneyerek, her şeyi düşünerek, plansız ama mantıklı bir şekilde kof çıktı hayallerim. Boşa çıkardım hepsini. Yerleri nasılsa dolardı, her şeyin bir şekilde dolmaya çalıştığı gibi ama aklıma bir yaklaştırabilsem yeniden, burnumu sokabilsem yine bir hayalin kokusuna, defalarca prova etmiş olmama rağmen, belki…

İçimden yazdığım mektupların da hiç kimse ile ilgisi olmadı. Dudaklarını aralayamadığım yerde, tüm aralıklardan hatta mevsimlerden düşecek kadar küçüldüm. Unutmak mı, ölmek mi deseler yine ikincisini seçerdim. Bu da benim fıtratımda vardı. Hatırlamak için çıktığım aynı dağınık, uzak, başka yollar silmeye yetmedi içimdeki kederi. Her çıktığın yolculuk aynı değildi hiçbir zaman, büyük Şairler öyle derlerdi… Kim bilir içimde neleri değiştirip, yok ettim, her defasında, çabaladığım hâlde neleri değiştiremedim. Ama hiçbir şeyin inatla aynı olmayacağını sen de biliyorsun, yollar aynı olsa bile, gözlerden uzak, gidilen o yer aynı kalmış olsa bile aynı kalamayız artık, zamanın hiçbir yerinde. Gittiğimiz yer de bize benziyor gidince. Son bir karşılaşmayla silinecek hayalleri biz en başından yitirdik. Birlikteliğin ayrılığına düştük. Şimdi tekrar aynı yollara çıksak bile ulaşamayacağımız yerler var. İçimizde biraz sönmüş ama yanmamış mumlar var, hep kırık, eksik bir gülümseme. Birbirimizden ziyade, aslında kendimizi bile tanıyamadığımız o zaman diliminde verdiğimiz ziyan olacak o sözler, dağılmayacak sislerin içindeki o derin his.

Yine çıkıyorum bir şekilde yollara, ne için gittiğimi, ne yaptığımı çok bilmesem de. İnsan en iyi kendini ağırlıyor, en hafif hâliyle yine kendi ağırlığını taşıyabiliyor, gözyaşlarıyla dolu bir bavul olsa da bu. Düşlediğim o rüzgârı bulmak için, sisleri dağıtmak için, silinmesi gereken hayallerin üzerini çizip, hatta basıp, geçmek için.

Nevin Akbulut
15.08.2024 14:00

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Gereksinim Zannettiğimiz Şeylerin Gereksiz Köleliği

Bu darlık, bu kadarlık yeterdi şimdilik.

Bekledikçe çoğalıyor yollar, sustukça birikiyor pencereler. Kararsızlığının içindeki onulmaz hayret, kavga ve kaygılarınla birlikte yolları sahiplenemiyorsun, pencerelere dokunamıyorsun, açamıyorsun, kapatamıyorsun da. Bekliyorsun belki kendi kendine bir şey olur diye, olmuyor. Zaman eskiyor, yollar gibi, başkaları tamamlıyor yokluğundaki yerleri. Zavallılığından değildi acı çekmen, bunu bu kadar gizliyor olmandı asıl acılık. Yoktan yere harcadığın hiçbir şeyden yeni bir hayat çıkmıyor. Ellerinde yarım yamalak, tamamlanmayacak parçalanmış anılarla bir yaşam düşleyemezsin. Günler aynı sıkıcı tekdüzelik, sinir bozucu bir yassılık ve dinmek bilmeyen lodoslarla geçip, gidiyordu. Şükür ki böyleydi, rüzgârı olmayan yerlerin hiçbir şeyi katlanılır gelmiyordu, şu sıkıntılı sıcaklık oranlarında. Hem rüzgârlı olunca günler, daha hızlı geçiyordu.

Öyle bir yer var, oturup, kaldığın, varlığının yokluğunla bir olduğu, fark edilmediği ama bunu da umursamadığın, hiçbir şey yapmadığın, yapmayacağın, beklermiş pozuna bürünüp, vaziyetsizliğinden bir anlam çıkarmadan, gülmeden, ağlamadan geçirmek istediğin anlar…
Hiçbir güneşi benimsemedim geceyi özlediğim kadar. İçimdeki afyon bir türlü patlamadığından belki… Cevapsız kaldıkça sorular çoğaldı, yayıldı, bulaştı. Artık her şey muammadan ibaret, bilinmezliğin hasretiyle yoğrulurken, görülmenin, bilinmenin ama sadece bizim istediğimiz şekilde, kölesi olduk. Durup, düşünmek yerine içimle bir araya gelip, kendimi çekiştiriyorum, kimseyi sorgulayacak kadar yakınımda görmüyorum, kendime de yabancıyım belki. Çevrede olan biten karşıtlıklarla içimizdeki çelişkiden kurtulamıyoruz. Kendi kendimin ölçüsünü bulamıyor, kimyamı dengede tutamıyorum. Günden güne bozulmakla, parçalanmak arasında evrendeki zamanımı dolduruyorum, istikrarsız bir şekilde. Bazen kendi hızıma yetişemezken, bazen kendimi olduğum yerde durup, bekliyorum. Her sabah aynı koşturmacanın içinde, gün boyu debelenerek mi anlam bulacaktım bu hayatta? Kendi kendimi de cevaplamıyorum artık, sorular hoşuma gitmiyor, hangi tanımı yapsam, eksik kalıyor ya da yetersiz. Kendime yetemeyip, bir şeylere arttığım zamanlardan miras bu hâl bana.

Çıkamadığım belirsizliklerime her gün yeni aşırılıklar ve çelişkiler ekleniyor. Ne olduğunu, olabilirliklerini bilenlere imrenerek bakıyorum, hiçbir şeyim, teşekkür ederim diyorum. Bir virgüle bile anlam yüklediğim zamanları özlemle anıyorum, her şeye fazladan yüklediğim anlamlar yüzünden anlamsızım. Bir manam yok, bir manim de yok, stokladığım hikâyeler var olmama yetmiyor artık, kayıp gidiyorum, insanlık denilen şey uzaklaştıkça, kendimden gidiyorum, hayattan, uzaklar diye bir yer de yokmuş, bulamıyorum. Neyi toplasam, sıfırla çarpmış gibi kalıyorum, düzde. Umutlu söyleşilerden iğreniyorum, bunca kötü şey olurken, nasıl yalandan ümit pazarlayabiliyorlar, riyakârlığın en üst seviyesi bu olsa gerek. Yokluğu ve boşluğu harmanlayıp durdum yıllarca, çıkan sonuç karanlık ve boğuntu dolu bir çukurdu. Uzağa gitmeye gerek yoktu, herkes kendi cehenneminin bekçisi ya da kölesiydi. Hiçlik mevzunu eylemsizlikle tanımlayabilirdim, ortada tamamlayamadığım yarım kalmış, az yaşanmış, çok uzamış bir ömür var gibi duruyordu. Hayata fazladan anlam yüklemeye çalışırken, ölümden medet umabilmeyi nasıl başaracaktım? İçimdeki çelişkilerden bir kule oluşturdum, çıktım en tepesine, aşağıya bakıyorum.
Ellerini Portekiz’de geçen bir şiirde unuttu, umutlu bir dündü. Bugün hayaller kurabiliyorken, o gün ölmüştü. Sevmek bir çeşit gönülle işbirliği, yürekle uyum, mütemadiyen akılla ılımsız bir versiyonun çekimi ya da çekimsizliği. Geçmişten emanet ışıltıların üzerine sünger çekip, kaybolduğun, kendine yepyeni sayfalar açtığın yegâne tertemiz hayat. Öyle sanıyorsun, o anda bu sanmayı üstelik o kadar çok benimsiyorsun ki. Her şeyi değiştirebilirsin zannediyorsun, değişiyor da her şey, senle ya da sensiz. Yüreğini tüm o uzak ışıltılardan koparıp, estetikle birinin eline bırakmışsın gibi. Kalp neredeyse oraya bağlısın sanılıyor, denizde nefes alabilirim, karada uçabilirim zannediyorsun, kalpsiz de yaşayabilen bu kadar canlı varken, niye olmasın ki? Hislerin o kadar da mantıksız gelmiyor. Aklını şahit tutma çabalarından yorulduğunda bırakıyorsun her şeyi. Aklını ikna etmeye ihtiyacın yok ki, kalbinle böyle anlaşmışken, gerisine ihtiyaç duymadığını zannediyorsun. Zanlardan öteye gitmiyor aslında hiçbir gerçek. İnancınla yoğurup, büyüttüğün her şey gün gelip sana sırtını dönüyor, yüreğinde patlıyor, kalbin ağzına geliyor, yutamadığın her şey gibi boğazında düğüm olarak hayatına devam ediyor.

Sabrımı zorlayan zamanın tam da ortasında, iliklerimden başlayan ağlamayla birlikte, hiç büyümeyecek çocuklara, andımı, tırnaklarımı, bakışlarımı ve uzaklıkları genişletmenin bir şeye yaramayacağının sıkıntısıyla ve ancak içimdeki hiçleri büyüterek, olur, olmaz herkesi gönüllü oraya doldurarak, yüreğimin onca genişlemesinin de yetmediğini bilerek, içime doğru dallanıp, budaklanıyorum.

Neden ve sonuç ilişkisindeki hesabı tutturamadım sanırım ben, böyle içten içe açık verdim. Henüz sönmüş bir ağaç, fidanını, ömrünü geride bırakmış, ilmek gibi dizili, taşlardan başka gidecek yer yok. Gizimdeki anlaşılmayan imge ile daha da anlaşılmayışım, içime attığım düğümler her gün yenileniyor, bir şey olmadan, durduk yere çoğunda. Bu düğümleri içimle birlikte yıllarca ezberlediğimizden belki… Büyüyen kâküllerime su verip, besleyip, sonunda kıymak gibi bazı kadir kıymet bilmezlikler. Zerresi bile canını onca hiçe sayarken, kaç katlarına galip geldin her defasında, kendine yenilerek, içine dolarak, dışarıya uzaklaşarak ama her sefer şu seferkine de benzemiyor artık sanki. Tahammülümüzle dalga geçiyor yaşam, kalbimizi zorluyor zaman. Tıkış tıkış kırıklarla dolu bir kalple nereye varacağımızı zannediyoruz? Bence artık biz içten içe, varılamayacak yerleri de biliyoruz, ezberledik. Gidebilenleri çok gördüğümüzden, ama artık onlara da çok görmemeyi öğrendiğimizden, duyduğumuzdan içimize yer etti fazlasıyla.

Kırıştı güzel geçen her şey, zamanla birlikte, artık hiç gelmez. Bir büyüydü vurulduğumuz, büyütüp, durduğumuz zaman içinde. Tılsıma çarpmışım ağzımı, burnumu, etkilenişim çok mu? Yangınlara alışamayız biliyorum, ama yanmaya da mı alışamadık? Bunca şaşırıyoruz hâlâ. Ummadığın anda gelir umdukların ya da ummadığın anda giderler. İkisi de aynı şeydir.
Her aldanış başka bir yeri örseleyip, kullanılmaz hâle getirirken, arada yağmuru beklemek yokluğun sınırındaki bir yeti miydi? Bu tekrarlardı bizi kendimize yetiremeyen, bekleten ve en sonunda yine hep şaşırtan. Olmayacak duaları, olacak zamanlarda bile etsen kâr etmezdi, ölsek bile öğrenemeyeceğimiz şeyler vardı, son cümleyi son olmayacağını bilmeden kullanmak gibi. Bu kahır bizden sonrakilere bile yeter de artardı bile. Seni, beni boş verdim de, kendimin bile hatırı yokmuş gibi kendimde, bir yabancıya anlatır gibi yine susarım bir ara hiçleri, olmazları, oldubittileri, ellerim dizlerimde, o avluda oturup, hiçbir şey olmamış gibi aklımda kalmayanları bile anlatırım bu defa.

18.07.2024 15:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Kalbimdeki Mor Kahır

Eridik de ne oldu, başka bahçelere döküldükten sonra?
Çölü göl mü sayıyorduk?
Yoksa Denizaşırı memleketlerde, dudaklarımızda sadece kendimizin okuyabildiği mesajları mı taşıyacaktık, birbirimize iletemeden üstelik?

Deli gibi sensizliğimi koyacak yer bulamıyorum. Diyecek sözler de yetmiyor ne zamandır ya da artık benim ruhum bu edebiyatı yemiyor. Gözlerimi yumduğumda beynimde patlayan şeylerin gürültüsü kulaklarımı sızlatıyor. Her şeyi eleyip o anki hâlimden, bir uyusam diyorum, bu sefer de kalbim susmuyor. Geceye dizilen her özlem, her kırıklık hortlaklar gibi giriyor rüya gördüğümü zannettiğim zamanların içine. Dünyaya bağlanamadığımı biliyorum da, aklıma seni düşürdüğüm zamanlarda, dünyasız kalamadığımı açıklayamıyorum. Başka yollar, yıllar ve denizler de denedim, üstelik hep yalansız, olmayınca olmuyordu, yine olmadı. Karnıma giren sızıların kelimeleri yok, kocaman kelimelere de yüreğim yetmiyor, yüreksizim, çoğunu sana vermiştim. Kalanın artıklarıyla düşündüklerim içimde harp hâlinde, uzun uzadıya yollara düşüşüm, şimdi oturduğum yerden kırılıyor düşüncelerim. Kalbimden pıhtılaşamamış kan, acı, incecik damarlar ve yanmış küllerinle fırlasan şimdi nereye gidersin bilmiyorum. Soğukluğu ve sükûneti bulacağına eminim. Ölümün elinden ne seni ne de kendimi kurtaramam, bunu da istemem. Herkes ancak böyle eşitleniyor hâlâ. Bu da ölümlülerin tesellisi… Teraziyi bozacak hâlimiz yok ya. Ama senin elinden yine bir şeyler geleceğine dair sonsuz şüphelerim mevcut, en azından benim için iyi olanı içinden bildiğini biliyorum. Eski bir yanılgıyı, yeni bir kesinlik, gerçeklik ve bitişle değiştirebilirsin. Böylece herkes sağ ve salim olmasa da kendi kalbine gidebilir.

Kalbimdeki mor kahır, susamışlığı ve susmayı karıştıran aklım, bu hikâye ıslak ve soğuk bir zamana eviriliyor artık. Yorgun, eski ve buz gibi bir morgun soğukluğunda çatladığından emin olana kadar kalacak olan her bir şeyimizle birlikte. Susmanın anlamına varacağız, geç de olsa. Buradan sonra artık bir hikâye çıkmaz, boşuna yazma ve düşünme. Kıyametim böyle kopacak belki de, beynime inen o balyoz gibi düşüncelerle. Tül, rüzgâr arası güneşle, savrulurken güzelliği, bir tül gibi salınamadığıma, savrulamadığıma, hep geri çekilmelerimi sahiplik zannetmeme, yıkılsam bile dimdik durmalarıma, başka şehirlerdeki, başka pencerelere çıkamamalarıma üzüleceğim. Sonsuz buharın tuttuğu ellerim, susmanın resmini zerk edecek etrafına, kendi boğulduğum kuyumu doldururken, yaramadığım tüm o suları, boşa solan çiçekliğimi, kıyımımı, nişanımı ve şah damarımın yanlış yerimde atmasını izleyeceğim. Şuram bile diyemeyeceğim kadar yakınımdayken sen, işkence ile söküp alabildiklerini zannederlerken içimdekini, içimden gülmelerim geliyor aklıma da, her şeyin bir ölçeri varken, bu boşuna sızılarımı ölçecek zaman ve alet bulamıyorum. Dilime dökülen kelimelerin donup kalması, şapla karılmış gibi ağzımın içinde gevelediklerimi diyemiyorum. Beceriksizliğim keşke bununla sınırlı olsaydı. Dokunamam, yapamam, öpemem, gidemem derken içimdeki o mührün açarı bir yerlerde yandı, yok oldu.

Elimden gelmeyenler nedeniyle yasal tedbir koyuyorlar kelimelerime, susma mecburiyetim için özür dilerken, gözyaşlarımı suçlu gibi bol keseden atmak istemiyorum. İçimden bir sürü şeyi öldürüyorum, bazılarının yaşamasına yardım ediyorum, hak ettiklerini düşünüyorum çünkü hâlâ bazılarının. Yine de azalmıyor içimde bir yere koyamadıklarım, çöp yığını gibi hissediyorum bazen kalbimi, bu kadar acı, ıstırap, korku, anlamsız neşe, değersiz bilgi ne gereği vardı bu kadar doldurmanın? Acınılası şeyler birikiyor içimde, gülünç bulduğum ağrılar, sonsuz bulduğum yollar, gitsem şimdi birkaç vakte kadar, kendimi arayacak birini bulabilir miyim bilmiyorum. Tek valizle çıkıp, kendimi bulamamak gibi hayallerime mum diktim, her dinde ettiğim dualar da yerini bulmadı. Kendimi aramak değil de, kendime seni ararken boğulduğum suların haritasını bile sakladım bir yerlere, yeniden aynı şeyler olmasın diye, eski her şeyi biraz daha eskittim ve eksilttim. Sağanaklara denk geldim denizin ortasında, çıksam ıslak, girsem içime kadar ıpıslak, ıpıssız. Sen yağıp durdun hâlimi bilmeden, doldun, taştın, örselendin, seni saklayacak yer bulamadım, içimde aklayacak zaman da bulamadım. Artık yeni anıları olmayacak beynimin o bölgesinde felçli gibi kaldı o duygularım, devrilen her şeyin içinden sen çıkarsın diye bekliyordum, beynimde donduğunu unutmuşum. Diyorum ya o kısım tamamen çevrimdışı. Açıp, gösterebilsem, uyuştuğu için muhtemelen yerini de bulamam. Aramalarım da kurtarmalarım da bir yanıt vermiyor kendime, iflah olmaz, ne olur, ne onmaz yaralarla son sürat nereye kaçıp, gizlenebilirim? O taşı ben atmadım, bu suyu ben bulandırmadım, bu yoklukta en çok ben hırpalandım, bu gidişte en çok ben kayboldum. Çok güzel yitirildim.

Hangi uykuya uzansam, sonu ölümün kapısına açılıyor. Mengene ile sıkıştırılan alnım, kader yazımı silemiyor, düzeltemiyor da… Kendimi suçsuz yere suçlu hissettiğim zamanların gardiyanlarını ödünç yolladım çığlıklarımı yakalamaya. Yatağımda daralmışım, darılmışım, sığamıyorum zannetmişim, zannetmeler yüzünden bölünen uykularımın devamını talep ettim yeniden Yüce Makamdan. Tamiratı yok denildi, tıpkı telafisi olmayan aldanışlarım gibi, çakıldığım boşluklar gibi. İpini koparan her şey ağrı yapıyor şakaklarıma, başıma kaldı tüm habis duygular. Avcı vurduğu kuşun kalbini kaldırıp, çöpe atıyordu, bahane aradığım her yanılgım yeni bir zincir vuruyordu beynime. Uzaklardaki o şarkının bıraktığı yanılgımsın artık sen benim, yılgınlığımla dönerken eve. Bakışlarımı sana bahşettiğimden beri, akşamları tanker ağırlığıyla gözlerim, bu ağırlığı tek başıma taşıyamıyorum, uyku gönderiyor Yaradan, biliyorum ama o da bölük pörçük, gece yarısı, bir elektrik kesilmesine bakıyor fal taşı kesilmeme. Bir şeye birlikte bakabilmenin hafifliğini özledim, birbirimizi görmesek de olur. O son ağlayışında konduramadığım bir şeyler var, anlamak istemediğim. Elimden bir şey gelse, elimi tut isterdim. Boynumun en hassas yerinden hayata bağlanışım, ipotek edilen duygularım tarafından istimlak edilen tüm huylarımla birlikte, işin aslı, asır geçse anlaşamayacağımız yerden, devriliyorum ben, kökü olmayan, asırlık, kuru ağaçlar gibi. Gittiğinden beri, her şey dişleri kanlı bir canavar gibi görünüyor gözüme. Yalnızlığım kat atarak çoğalıyor, sıyrılsam yalnızlığımdan, kaç kat daha içe dönerim bilmiyorum, kafayı sıyırırım herhalde.

Anlayamadığı şeye yakınlık duyarmış insan, belki de çözemediğimden, uğraşımdaki o cesaretimden yakınlaşmıştım bir miktar, dokunduramıyoruz bazen olacak, bitecek şeyleri. Belki bakıyoruz ama göremediğimizden. Misal; bu yazıya başladığımda kardeşim dediğim, bana kimse onun gibi kardeşim diyemeyecek birisi vardı bu hayat denilen yerde, şimdi yazı bitiyor ve o artık yok. Anıları kaldı, bir miktar hediyeleri, eşyaları ama tüm eşsizliğiyle birlikte gitti. Tanker ağırlığı diye tabir ettiğim üst paragraftaki o cümle, gerçekti. Deli gibi ağlasam, hırpalasam bile geçmeyecek, gelmeyecek şeyler var hayatta. Bu yazı böyle bitmemeliydi belki. Bilmiyorum. Cesaretimin içindeki o bir miktar cehaletime verin.

Sabaha karşıların yorduğu o bedenim, süzülsün diye bir yerlerde, yıllarca beklerken, evren yanlış anlamış, sürünsün gibi duyulmuş. İpliklerim çözüldü çoktan, bazı dertlerimin dermanı da oldu, bazı yeni ağırlıklar yüklendi, yine de çözülemeyecek şeyler kaldı, kalıyor. İçimden yaptığım gizli anlaşmaları ilk kim bozdu bilmiyorum, içimde bir yerler kapandı, bazı yerleri dinlendirmeye bıraktım, dillendirmeden. Dünyanın aynaları bozuldu, ölçüsü yitirildi birçok şeyin. Olmayacak şeylere gülüyor, hiçbir şeye şaşırmıyoruz artık, ağlamalar da zaten çok yersiz ne zamandır. Soluğum bozuldu, elimdeki aynayla aram, mesafesi arttı içimdeki minnetlerin. Hiçbir şeyin boşa olmadığını, olamayacağını kabullendim nicedir. Kaç pencere açsak yetmiyor dünyayı görmeye, her pencereden başka bir ah, başka bir azot, başka bir kimya. Arama çubuğuna yeni pencere ekleyebilir gibi eklemek istiyorum pencereleri birbiri ardına, böyle bir yapı yok, yüklenici yok, akıl da yok. Sustuklarımı bildiğim kadar, kustuklarımı da biliyorum. Tek istediğim biraz cereyandı, her şeyin biraz kendine gelmesi için. Ama beni karşılamıyor ne zamandır kapılar, çaldığım kapıların da açılır yanı yok. Birinin uykusunun derinliğindeki, uyanırken unutulmuş rüya gibi dolaşıyorum şimdilik etrafta. Sürelerim sarkıyor, zamanım bozuluyor. Buradan da birkaç ah çıkar. Sevilecek şeylerin ya gömüldüğü ya da yandığı zamanların arasından geçiyorum, hâlâ. Ormanlar yanıyor, kitaplar yanıyor, bazı notlar yandıktan sonra soğuk suda lavaboya gönderiliyor. Sevilecek şeyleri sevmek niye bu kadar zor? Yananlar gittiyse, bittiyse, kalanlarla devam mı diyeceğiz? Yoksa şimdi biraz da sıra bize geldi diye biz mi yanacağız? Bu küllerin imtihanına inanmıyorum, zorbalık başka yerlerde, kötülük bizim içimizden uzak diye avunmuyorum, beni avutabilmeniz için, içimi sonsuza dek kapatabilmeniz gerekiyor, ama her yerimden, kalbimdeki kahırdan, yüzümdeki yarım gülümsemeden, soluğumun yarımlığından ve aldanışlarımdan.

21.06.2024 14:00
Nevin Akbulut