Browsing Tag

eksiklik

blog

O Noktada Tamamlanmayan Birçok Şey Vardı

İçimizi dolduran içerlemelerin, dışavurumlarımıza yetmeyeceği gün gibi aşikârdı.

Yarım kalmak da bir noktaydı ve biz en çok o noktaya yanıyorduk. Her türlü kaynayışa hazırdım oysa düştüğüm gibi kalabilseydim. Tek başına akıttığın her damlanın eş zamanlı olarak başka bir yerde daha damladığına dair hikâyelere inanmıştık, seninle birlikte herkesin de içi, bir yeri, bir yerlerde sızlıyor zannediyordun, acımsı bir masaldı, yarım yüzünle büsbütün gülmeye çabalaman gibi, yersiz ve yetersiz. Yolsuzluğumu hatırlamayıp, her defasında yeniden yollara düşmek gibi bu umut, boşa düşen kaldırımlardan sorumluydu o çukurlar, bizi yutmaktan başka ne yapmıştı? Sabah vardı, biliyorduk, yakınlarda bir yerde oluyordu. Ölüm vardı bazen ucunda, sabaha karşı, bazen yoktu. Tüm yorgunluklardan azade olunduğu bir zaman diliminde yetmeyecek şarkılara, yetemediğimiz hikâyeler ekledik, dolu kitaplarımız oldu, dolup, taşan sevgimiz, yetmedi yaşamaya, yaşanmaya ve yaşanamayacaklara… Bu kafesler, bu tuzaklar, bu yolsuzluklar, içlerdeki vahşi hayvanları durdurmaya yetemedi. Her kelimede kendini hatırlatan, içini örseleyen, yürek yemiş gibi karşısına dikildiğin o sabahlarda, kelimesizlikten yine içine dönüyorsun, içinde büyüyorsun, çıkamıyorsun, kalıyorsun, hapis gibi. O soğuğun yüzüne değdiği nadir zamanlarda, yeniden doğacağına artık inanmıyorsun. Uzaklarda savurduğun o külleri de birileri yaktı. Bu da oldu, kül de yandı, kül; kül olmaktan daha başka ne olabilirdi? Bu kadar çok inanmasan, bunca yalan olmazdı. Beklediğin için geliyordu karşına bunca uydurmalar, uyumsuzlukları bir araya toplamaya çalışıyordun, bunca uyumsuz bir arada olursa belki bir uyum olurdu kafanın içindeki hesaba göre. Şimdi bu yarım nokta, tamamlanmadığı hâlde bitmesine, son olmadığı hâlde nihâyetine, zamanının içinden geçmediği hâlde, tükenmiş olduğuna dairdi. Bu yarımdan sonra başka bir yarım olmazdı, noktadan sonra başka bir yol da henüz keşfedilmemişti.

İçimden olacağını hissettiğim, olacakmış gibi olan birçok şey olmadı. Hayırlısı dedim, kenara çekildim, gerisini düşünemeyecek kadar üşengeçtim belki ya da düşündükçe büyüyecek o ıstırapların önünü kesmiş oldum. Bir yerden sonra önce düşünmeyi, sonra da üzülmeyi bırakıyor insan, bırakmalıydı. Giderek daha da kararan gecenin içinde, gün yüzüne çıkarmaya cesaretimin olmadığı kaygılarım vardı, kimsenin olmasın. O renklerin içinde son gücümle dolanırken, bulandığım kırmızı, karıştığım sen, sana gelirken her defasında vurulduğum, geldikten sonra bile vurulmaya devam ettiğim, bir türlü tam bitmeyen o vurgunlardan sonra, koyamadığım o noktayı, konduramadığım sana, kendi ellerinle yarım bıraktığın her şeyle birlikte sonlandırdım. Bu kaçışlardan, kuşlardan, kuşkulardan, özlediğim kanatların sesinden çapıldım. Bu kadarcık yaranın hatırına, hatıram olsun bu vuruluşum, kimseye kalmasın senden başka. Noktadan bir önceki cümleyi hatırana, devamı olmayacak cümlemi de kendi varlığıma bıraktım. Değse iyi olurdu, dokundu, hırpaladı, gitmeyecek dediğim yerden tükendi.

Sürekli tekrarlanan şeylerin sıradanlığında değersizleşti en kıymet verdiğimiz kelimeler. Bazı yalnızlıklar boşunadır, bazı aşklar yaşansa da nafile. Hiç yaşanmamış gibi olur bazı burkulmalardan sonra, bazı kırıklar intihara sürükler zihnini. Sürüklemese de kelimeleri geçer oradan, değer, ölmezsin ama ölüme değmiş olursun. Eş zamanlı kırılganlıklarımın hacimlerindeki tanınmaz cisimler gibi olmuştuk zamanla. Aklımızda kalıcı terimlerin nöbet tuttuğu, şekilsiz bütün otellerde büyüdükçe büyüyordu hücreden ufak odalarda dokularımız, dokunamıyorduk artık geometri ile çizilmiş izlerimize, sonsuz şehrin içinde kalarak sonsuz olacağımıza dair hikâyeleri inkâr ederken, her gece ölüme koşarak, ayrılıyorduk gövdemizden. Sonrasında kırmızı kırılganlıklar, buz gibi alınganlıklar, varılmaz yalnızlıklar, içimizle onulmaz kavgalar kalıyordu. İçim gittikten sonra kalan her şeyin aynasında kayboldum. Aynalardan ulaşamadım kendime, hepsinin arkasında bir boşluk buldum. Aynaların ardına toplanan hiçbir şeyin toplanmadığı, artık hiçbir şeyin bir toplam da edemediği, yine baktıkça yüzümüze saçıldığı bir kırılganlıkla boyadığımız sahte simalardan geçemediğimiz, bir suskunluğun ortasında başlamayan hiçbir şey gibi o ağır boşluk, beklenen şarkı gecikmesinin geçiştirildiği, kendimizi bir şeyin içine atma telaşıyla bulduğumuz ilk uçurumdu kollarında bulunduğumuz. İade edemediğim her dokunuş, bir soluşa gebeydi. Verdiğimiz yanıtlar, sorularımıza acemi kalıyordu. Herkes anlaşılmak istiyor ama kimse artık anlamanın ne demek olduğunu bilmiyordu.

Düşün içindeki sıfırdım ben, koynunda kıvrılınca. Uyanınca ne düş kalıyordu geriye, ne heves. Sıfırımı alıp, iç çekişlerimle ve yangınımla birlikte bir denizi yakmaya, yakarsam ısınırdı belki bir gül içten içe. Peşinden solarken, peşimde bıraktıklarımı bulamayacağım bir yere savrulma isteğiyle; henüz dokunulmamış, henüz güzelliği yok edecek kadar bakılmamış sokaklarda, gecikmiş tüm hikâyelerin dersi gibi hızlandırılmış, otomatiğe alınmış her şeyin bahanesi gibiydi zaafımız.

Korkularımın üzerine bir ateş de sen yaktın. Burnun ihanetin küllerine bulanmıştı. Kokular çıkıyor karşıma, binlercesi içinden onu çıkarıp, ayıklıyorum, burnuma inanıyorum. Boşuna değil bu tıkanıklıklar, daha fazla kirli koku, kötü his duymamak adına bu vaziyet. Eziyetim bu. Suskunum, tüm her şeyin bunca yüklenmesine dayanamadığımdan, hafriyat kamyonu gibi daha fazla yüklenemediğimden, çıkacak sesin de pek ahenkli olmayışını bildiğimden, sürekli geçtiğim dönemeçlerden, sürüklendiğim boşluklardan bu vakte kadar, huzursuzum. Gönlümü kaptıramadığım her yerde biraz daha oyalanmamak için, koşup geldiğim yollarda, ümitsizce aramaya çalışırken kendimi, gönülsüzüm. Doğmak da bir kırılganlıktır, ben doğdum ve kırıldım, kimsenin fazladan bir şey yapmasına gerek yoktu, bana bu olmuştu. Ölmek üzere olan inançlara tutundukça, geriye gittim, geçmişe itildim, içime çekildim, bir noktaya. Biraz daha geriye gitsem, hiç doğmayacaktım, bunu dileyecektim. Hâlâ bunu dileyebiliyordum. Kırıldı içimde birini anlamak, bozuldu, başka bir şeye dönüştü, şimdi anlasam bile yanlış anladığımı bileceğim.

Aynı anlamlara gelmeyecek birbirinin aynı kelimeler…

Kaldığımız yerden bakamadığımız için ve aslında hiç de kalamadığımız için giden zamanın inkârından kendimiz geçiyorduk. Nedensiz ağlamaların dokunması, nedeni olan sızlanmalardan daha fazla iz bırakırken, veda edemediğimiz ayrılıklardan karşımızdakini sorumlu tutarken, acıların içinden bir çırpıda sığışıp, kaçabileceğimizi nasıl öğrendik, nasıl, hangi şartlarda ve kimden öğrendik? Fuzuli bir cevaptım sorularına, fazla bir paragraftım dünya üzerinde, sonradan yazılmaya çalışılmış, olmayacak hikâyenin içine, oldurulamayan, önemsenmeyen, başkalaştırılan, kendiliğinden uzaklaşılan ve hiç tamamlanmayacak. Rafta kalan aynı kitabın ikincisinin yaprakları buz tutmuş, okunmayınca kelimeleri, hediye olmadan daha iade yemiş, görülmemiş hiç, geri gelen posta gibi, sonrası daha suçlamalar silsilesi, acı yarıştırma, kimin kelimesi daha çoksa haklı görülme isteği, tartışınca uzak, çekip gidince düş, anlaşılmayınca hiç, sonuç sıfıra çıkmak tüm hayallerden. Yıkmak, kendi dilediğince döşediğin hayalleri… Acımadan yapılan şeylerin derinlere verdiği tahribatın acısıyla, sızlanırken, nasıl sapasağlam kalıp, böyle kalıp gibi, donmuş gibi, kendini bir bütün gibi gösterebilmek, amansız bir beceriksizlik buydu, yersiz bir sefilliğin gövdesinde sustuğumuz, kendimizi tutturmaya çalıştığımız o bahar sancısıydı göğsümüzde filizlenen.

03.12.2024 Salı 14:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Mevsimli Mevsimsiz

Öykündüğüm tüm öykülerden azlimi rica ettim. Vazgeçmeye dünden meyilliyim. Karşılaşabileceğim hiçbir şeyin beni şaşırtmaya gücü yetmediğinin bilinciyle, susturduğum çığlığımla, kul sıkışmayınca değil de, artık sıkılmaya başlayınca biten her şeyin kabulüyle, hiçbir yere varmayarak çıktığım yollardan vazgeçmeye gidiyorum.

Nihayetinde herkesin başı göğe erdi, umduğunu buldu, kavuştu, herkes aşkından galip çıktı, başı öne, kalbi yere eğilmedi, bir tek benim başım, boyum bir yere erişemedi. Sağlık olsun dedim, her şeyin başı sağlıktır, o da pek olmadı. Umduklarımın altında kaldım. Hayallerim var dedim, umma ile hayal birbirinden uzaklaştı, ben de artık kovalamayanlardan hatta beklemeyenlerden oldum. Üşengeç değil belki biraz da korkağım, belki her ikisi de. Umut denilen şey, şansla birlikte uçtu, gitti. Şimdi hayalin tortusu kaldı elimde, acı biliyorum. Bu kadar düşünce en kısa kestirmeden en azından akıllanırım artık diye düşünüyordum ama olmadı, delilik de uçurumlar kadar güzeldi. Hiçbir yere değmeden, dokunmadan solan hayaller var, içten içe sakladığından habersizler. Marifet bu da; böyle görünürken, kaybolmak her şeyin ortasında, her fazladan bir hareket israf gibi geliyor artık. Oysa buralarda durup, beklemene bile katlanamazlar nicedir. Düşünmek mi beceri bu kadar, yoksa susmak mı? Eşyaların ömrü hızla tükenirken, herkesin sabrı yitip, giderken, sonsuz sabrı içinde tutmak mükâfatlandıracaktı sanki bizi… Onu alıp, derdimin içine bıraktım. Bize artık hiçbir şey anlatamayan zamanın dersleri de kaynadı ya da soruların cevaplarında büyük kaydırmalar yaptık. Dünya kaynadı, zaman nasıl yanmasın… Bu yangını ben başlatmadım ama üflemeye çalıştım, kalbimi kontrol edemediğim gibi onu da yoluna koyamadım. Her şeye bu kadar kolay kıyılması, harcanması, yok edilme uğraşı, umduğum her şeyi yerle bir etti. Sabrımın sonu selamet değil artık, bir yere de varılmıyor. Mağlubiyetimi kabullenip, kenara çekildim, yamaçlarda dolandım, kimsenin aklına gelmeyecek yerlerde yeniden varoluş masalları uydurdum. Tüm bunlar içimden geçmeseydi çok daha kolay yaşayacaktım, buna tüm kalbimle inanıyorum.

Herkesin birbirine benzediği, benzerken yarıştığı ama yorulmadığı bir zamanda, bazen kendime bile benzemiyorum. Var mıyım ki benzeyeyim? Kendimi kaybetmelerden geliyorum, aramalarım artıyor, bulamamalarım çoğalıyor. Onların çokluğu karşısında, benim yokluğum ne derece anlaşılabilir bilmiyorum.

Çok sularda kayboldum, buzla yol arasında. Kısa diye umduğum hiçbir şey geçip, gitmiyor. İz kalan yerin fotoğrafları da konuşmuyor. Neyi dinleyeceğimi bilmiyorum artık, nasıl inanacağımı. Düzeltmek için geciktik tüm bu yolları, Erken gidebilsek doğan güneş yakacaktı, yanmadık ama doğrulamadık da. Sarhoş olmayı hak ettiğim kadar yaşamayı hak etmiyordum sanki kim sunmuştu bunu bana? Zamanın hangi diliminde cebelleşirken, ölüm ağıtları yakarken ve özlerken kendim için, ölümlerden ölüm beğenirken yaramı vermiş yarımımı almış ve kabullenmiştim. Dünya bana göre değildi ve hiçbir yere sığamamakta, tutunamamakta hakkım vardı, kendimi biriktirip, harcamakta haklıydım, susmakta en çok kullandım bu hakkı. Her şey sanki birbirine göreydi de bir tek ben yerli yerimde değildim. Fazlalık mı, eksiklik mi çözemediğim bir denklemin içinde geceyi beklediğim tüm zamanlarda çırpınıyordum. Her yere geç kalıp, gitmeyip, kaçıp, tuttuğum tüm o kapıları, yalan çıkışlarmış gibi bir çarpıp çıkmak isteğiyle cebelleşiyordum. Yaşamadıklarım benden sorulsun istemiyordum, yaşayamadıklarım, isteyip de yapamadıklarım kimlerden sorulacaktı, hiç sormayın artık. Sevdiğim hiçbir şey diğerine benzemiyordu, nasıl bilecektim böyle sevmem gerekeni, yerlerden bir yer gibi, yuvaların içinde tek o yuvaymış gibi.

Nasıl başlayacağımı bilemediğim o bitik cümlelerin başında geliyorsun, yitip, gittiğin hâlde. Kendimi bulamamalarımı ekledim tüm kara kalem anılara, içimdeki onulmaz aşkı var edenle yok eden aynı kişiydi. Çeşitli yaşamların özeni ve özverisi takılı kalmıştı hatırımda, say ki insanı yok eden her şeyi yaşayıp, yok olamamış bir zihin. Kendine ihanetin çarpıyor en çok aklımın duvarlarına. Verdiğin ödünler, boyunu da yolunu da aşmıştı çoktan. Küllere gösterilen saygıyı, yeniden var olurken hangi duyguya rehin vermiştik? En çok kendime kavuşasım, kendimde yok olasım vardı, çiçeklerin durmadan dökülmesi, içimde bir şeyleri örseliyordu, durmadan değişiyordu her şey. Zamansız çıkmıştın benliğimden, yerimi dolduramıyordum. Sesime alışsam yeterdi, her şey önceden yazılmış bir senaryodan mı ibaretti? Bu hikâye böyle mi susacaktı? Herkes her an yanabilir, her an kızıla çalabilirdi elbiseler, her şey hemen şimdi yok olabilirdi, o vakit bizi umarsızca bağlayan neydi hiçbir yersizliğimize? Sahipsizliğimiz ya da ait olamayışın özgüveniydi bu, yaşamaya çalışmanın parolası gibi, provasız yuvarlanıyorduk acımasızca, zaman denilen deliğin içinde, delilikti bu.

Olmadığım ve hatta doğmadığım zamanların mağlubuyum, hiçbir yarışa girmedim, imrenmedim, özenmedim. Böyle dedim, böyle oldu. Geçer dedim geçti. Ama zamk gibi göğsüme yapışan sızılarla baş edemiyorum ne zamandır. Ciğerimi parçalayarak nereye varacağını zannediyor bu sızılar bilmiyorum, hayreti geçtim, bedduaları bitirdim, öyle donakaldım. Yapacak her şeyi her gün tekrar ediyor ama hiç kıpırdayamıyorum. Altı ay, bir sene falan da yetmez, kabuğuna çekilip, kışın eksi derecelerde donup, kalan kurbağalar gibi senelerce uyusam diyorum. Çare olur mu bilmiyorum, uyanınca devamı gelir her şeyin, aynı kesilmeyen, uyanıp, saatler sonra uyumaya kaldığın yerden devam ettiğinde, içeriğinden hiçbir şey yitirmeyen kâbuslar gibi. Birdenbire değil, her yolu deneyerek, her şeyi düşünerek, plansız ama mantıklı bir şekilde kof çıktı hayallerim. Boşa çıkardım hepsini. Yerleri nasılsa dolardı, her şeyin bir şekilde dolmaya çalıştığı gibi ama aklıma bir yaklaştırabilsem yeniden, burnumu sokabilsem yine bir hayalin kokusuna, defalarca prova etmiş olmama rağmen, belki…

İçimden yazdığım mektupların da hiç kimse ile ilgisi olmadı. Dudaklarını aralayamadığım yerde, tüm aralıklardan hatta mevsimlerden düşecek kadar küçüldüm. Unutmak mı, ölmek mi deseler yine ikincisini seçerdim. Bu da benim fıtratımda vardı. Hatırlamak için çıktığım aynı dağınık, uzak, başka yollar silmeye yetmedi içimdeki kederi. Her çıktığın yolculuk aynı değildi hiçbir zaman, büyük Şairler öyle derlerdi… Kim bilir içimde neleri değiştirip, yok ettim, her defasında, çabaladığım hâlde neleri değiştiremedim. Ama hiçbir şeyin inatla aynı olmayacağını sen de biliyorsun, yollar aynı olsa bile, gözlerden uzak, gidilen o yer aynı kalmış olsa bile aynı kalamayız artık, zamanın hiçbir yerinde. Gittiğimiz yer de bize benziyor gidince. Son bir karşılaşmayla silinecek hayalleri biz en başından yitirdik. Birlikteliğin ayrılığına düştük. Şimdi tekrar aynı yollara çıksak bile ulaşamayacağımız yerler var. İçimizde biraz sönmüş ama yanmamış mumlar var, hep kırık, eksik bir gülümseme. Birbirimizden ziyade, aslında kendimizi bile tanıyamadığımız o zaman diliminde verdiğimiz ziyan olacak o sözler, dağılmayacak sislerin içindeki o derin his.

Yine çıkıyorum bir şekilde yollara, ne için gittiğimi, ne yaptığımı çok bilmesem de. İnsan en iyi kendini ağırlıyor, en hafif hâliyle yine kendi ağırlığını taşıyabiliyor, gözyaşlarıyla dolu bir bavul olsa da bu. Düşlediğim o rüzgârı bulmak için, sisleri dağıtmak için, silinmesi gereken hayallerin üzerini çizip, hatta basıp, geçmek için.

Nevin Akbulut
15.08.2024 14:00